Bir tarafta topraktan ölmüş insanlar,
bir tarafta yüzsüzler.
Bir tarafta açlar
bir tarafta doymak bilmeyenler.
Alın ulan, alın.
Doymasın gözleriniz,
Çıkartmasın içinizdeki nefreti, bencilliği hiçkimse.
Köleniz olsun, sevgiye boğsun, yine de yetmesin size.
Alın ulan, alın.
Götüreceksiniz hepsini gittiğinizi bilmediğiniz yere.
Ruh bozumu bu.
Bu ne çökmüş
Bu ne dengesiz
bu ne saygısız yaşam.
Yaşam mı ulan bu.
Ne oldu aldın o kadar.
Ne oldu ezdin geçtin etrafındaki herkesi.
Saygısızlığınla
kendini bu kadar bir bok sanmakla
ne kazandın ulan bugüne kadar.
Hangi bilgi, hangi sevgi, hangi yaşam.
Seni severdi eşyaların bile
ama
onları kullanmayı da bilemedin, insan!
9 Mart 2010 Salı
5 Mart 2010 Cuma
KEYİF
Kaçak keyifler...
Ofis patlatması...
Gönül zenginliği cebe vursa.
O zaman hiç durmadan içerdik.
Ben içerdim, seviyorum içkiyi.
Yeşilaycı değil dolunaycıyım ben.
Hep dolun olsa ay, doldursak bedeni alkolle, aklı fikirle...
Kulağımızda tatlı müzikler, deniz sesine karışsa.
Su olmadan olmaz.
Su; bizi bize döndürecek olan.
Önümüzden eksik olmasa;
Şarap, bira...
Rakıya geçsek,
muhabbetin dibine vursak.
Dünyayı batırsak, çıkarsak.
Düşünceyi evrene yaysak,
kendimize pay çıkarsak.
Bıraksak kendimizi.
sarhoş kafamız suya değerken,
kollarımızı açsak da su olsak gök olurken...
Ofis patlatması...
Gönül zenginliği cebe vursa.
O zaman hiç durmadan içerdik.
Ben içerdim, seviyorum içkiyi.
Yeşilaycı değil dolunaycıyım ben.
Hep dolun olsa ay, doldursak bedeni alkolle, aklı fikirle...
Kulağımızda tatlı müzikler, deniz sesine karışsa.
Su olmadan olmaz.
Su; bizi bize döndürecek olan.
Önümüzden eksik olmasa;
Şarap, bira...
Rakıya geçsek,
muhabbetin dibine vursak.
Dünyayı batırsak, çıkarsak.
Düşünceyi evrene yaysak,
kendimize pay çıkarsak.
Bıraksak kendimizi.
sarhoş kafamız suya değerken,
kollarımızı açsak da su olsak gök olurken...
KEŞİF
İnsanlar var, gerçekten şaşırtıyorlar beni.
Hep yeni yeni kutular. Tam işte budur, bu kutudan bu çıkar diyorsun ki, hayır altında o zamana kadar göremediğin başka hediyeler var.
Değişim mi çok hızlı oluyor, biz mi çok hızlı yaşıyoruz da keşfetmeye vakit bulamıyoruz bilmiyorum.
Ama kuşkusuz daha ağırdan almak isterim.
Gömülmeden
bizleri yok eden gerçeklere yenilmeden
birbirimizi tanımaya vaktimiz olsun.
Bu kadar aynı olup, bu kadar farklı olmamız muhteşem.
Görmek için çaba sarf etsek.
Bitirilecek birşey değil ya bu, onu da bir bilsek.
Bıraksak bu işleri.
Daha sakin, yavaş yavaş, sindire sindire...
Kuşkusuz tanımak isterim herkesi, herşeyi.
Kendimden çıkıp tanımak isterim.
Fırsat versek...
Fırsat bulsak...
Her kafadan başka ses çıkar,
Hepsini duysak...
Keşfetsek!
yeniden...
Hep yeni yeni kutular. Tam işte budur, bu kutudan bu çıkar diyorsun ki, hayır altında o zamana kadar göremediğin başka hediyeler var.
Değişim mi çok hızlı oluyor, biz mi çok hızlı yaşıyoruz da keşfetmeye vakit bulamıyoruz bilmiyorum.
Ama kuşkusuz daha ağırdan almak isterim.
Gömülmeden
bizleri yok eden gerçeklere yenilmeden
birbirimizi tanımaya vaktimiz olsun.
Bu kadar aynı olup, bu kadar farklı olmamız muhteşem.
Görmek için çaba sarf etsek.
Bitirilecek birşey değil ya bu, onu da bir bilsek.
Bıraksak bu işleri.
Daha sakin, yavaş yavaş, sindire sindire...
Kuşkusuz tanımak isterim herkesi, herşeyi.
Kendimden çıkıp tanımak isterim.
Fırsat versek...
Fırsat bulsak...
Her kafadan başka ses çıkar,
Hepsini duysak...
Keşfetsek!
yeniden...
4 Mart 2010 Perşembe
OH BE
Her ne kadar tam olarak hatırlayamasam da az önce söylediğim ve şu anda yazamayacağım cümle ile bu mevzuyu kapattım.
Ama bilen bilir, yine de kesin konuşmaktan pek hazzetmem.
Kendimin aşık halinden bile sıkıldım zaten.
Orjinalimde hiç ağzı yapışamayan bir insan olarak, nasıl bu kadar serzenişte bulunduğuma ben bile anlam veremiyorum.
Serzenişle benlik keşfi.
Ben yaptım. evet ben yaptım.
yatmam lazım bi zahmet.
Ruh uykudan uyandı bedenin dinlenmeye ihtiyacı var.
Mustang Sally.... Ne dans ettik be kardeşim zamanında.
Ben yaptım. evet ben yaptım. Yalnız yapmadım ama....
Dost bildiklerim hala dost neyseki... Yine olsun yine yaparız ohhh...
Gidin, bulun dinleyin Jonny Lang, ne biçim bir adam kardeşim yaa. Uzundur dinlemiyordum, gaza geldim yine, blues tepindi içimde.
Neyse yeter gevelediğim. yatıyorum. Bu da işkence. Dışı boş, içi dolu...
Ama bilen bilir, yine de kesin konuşmaktan pek hazzetmem.
Kendimin aşık halinden bile sıkıldım zaten.
Orjinalimde hiç ağzı yapışamayan bir insan olarak, nasıl bu kadar serzenişte bulunduğuma ben bile anlam veremiyorum.
Serzenişle benlik keşfi.
Ben yaptım. evet ben yaptım.
yatmam lazım bi zahmet.
Ruh uykudan uyandı bedenin dinlenmeye ihtiyacı var.
Mustang Sally.... Ne dans ettik be kardeşim zamanında.
Ben yaptım. evet ben yaptım. Yalnız yapmadım ama....
Dost bildiklerim hala dost neyseki... Yine olsun yine yaparız ohhh...
Gidin, bulun dinleyin Jonny Lang, ne biçim bir adam kardeşim yaa. Uzundur dinlemiyordum, gaza geldim yine, blues tepindi içimde.
Neyse yeter gevelediğim. yatıyorum. Bu da işkence. Dışı boş, içi dolu...
UYKU
kanarsın.
Eminsin.
Uyanış var.
Fark etmek.
Yabancıyım, mışım.
Kandım kendime.
Şimdi kanıyorum.
Acı çıkacak, hasta oluyorum.
Gözlerim kısıldı, yanıyor.
İçim de yanıyor ya, dışa vuruyor.
Eminsin.
Uyanış var.
Fark etmek.
Yabancıyım, mışım.
Kandım kendime.
Şimdi kanıyorum.
Acı çıkacak, hasta oluyorum.
Gözlerim kısıldı, yanıyor.
İçim de yanıyor ya, dışa vuruyor.
26 Şubat 2010 Cuma
ÇIĞ
Belediye bilmem neyin birşeyi için, bilmem birşey hazırlamış. Tek cümlesini görüyorum ben kaç gündür.
TUTKU ENGEL TANIMAZ
Kafamda dönüp duruyor cümle, ben de edebilirdim bunu diye.
Sonra Beran'ın facebook grubunun daveti geliyor:Beran@güney amerika.
Ancak ucundan, arada, denk getirebildiğim Neveraland'imin, harika köşesi echo'da oturdugu günlerden birinde karar veren beran, sırt çantasını alıp gidiyor.
İmkanlar zorlanıyor, ayarlamalar yapılıyor.
Tutku engel tanımıyor.
Kıskanıyorum onu.
İsteyip de yapan herkesi kıskanıyorum.
Sanki benim bedenimi,
aklımı kelepçelerle bağlamışlar
da
ruhumun tuttuğunun peşinden gidemiyorum
ya
gideni pek bir kıskanıyorum.
Hiç beğenmediğim gerçekte, dengenin arkasına sığınarak, başarılı bir yaşam sürdüğümü iddia ediyorum ben.
Utanmazca
Gözlerimin içine baka baka
dalga geçer gibi
yapıyorum bunu.
Saat 4:25 sabah.
Bir tarafta Nip Tuck açık. Episode V, Ocean's 13 ve Fight Club'ı izledim bugün.
60 bilmem kaçıncı kez Fight Club. Aynı tutkuyla cümleleri tekrar edip, hak vererek, bombaları bizzat yaparak...
Kendimden şiddetle nefret ediyorum.
Hayatımdaki herşey copy of a copy of a copy...
TUTKU ENGEL TANIMAZ
Kafamda dönüp duruyor cümle, ben de edebilirdim bunu diye.
Sonra Beran'ın facebook grubunun daveti geliyor:Beran@güney amerika.
Ancak ucundan, arada, denk getirebildiğim Neveraland'imin, harika köşesi echo'da oturdugu günlerden birinde karar veren beran, sırt çantasını alıp gidiyor.
İmkanlar zorlanıyor, ayarlamalar yapılıyor.
Tutku engel tanımıyor.
Kıskanıyorum onu.
İsteyip de yapan herkesi kıskanıyorum.
Sanki benim bedenimi,
aklımı kelepçelerle bağlamışlar
da
ruhumun tuttuğunun peşinden gidemiyorum
ya
gideni pek bir kıskanıyorum.
Hiç beğenmediğim gerçekte, dengenin arkasına sığınarak, başarılı bir yaşam sürdüğümü iddia ediyorum ben.
Utanmazca
Gözlerimin içine baka baka
dalga geçer gibi
yapıyorum bunu.
Saat 4:25 sabah.
Bir tarafta Nip Tuck açık. Episode V, Ocean's 13 ve Fight Club'ı izledim bugün.
60 bilmem kaçıncı kez Fight Club. Aynı tutkuyla cümleleri tekrar edip, hak vererek, bombaları bizzat yaparak...
Kendimden şiddetle nefret ediyorum.
Hayatımdaki herşey copy of a copy of a copy...
25 Şubat 2010 Perşembe
YALAN DOLAN
Acıyorum kendime. Canıma da acıyorum, canım acıyor.
Hücrelerde toparlanmış ağrıyı gidermek için yeni yollar keşfetmem gerek. Yazıya verdim kendimi. Kazıya versem bişeyler bulurdum belki. Yazarak bir halt bulduğum yok, kimsenin de bulduğu yok.
Laf salatası, dilber dudağı.
Okan Bayülgen sarıcak adam bulamamış diyor Doğan.
Ben de saracak adam bulayım mı acaba.
Gevelemeden sadede gelme. Sade dondurmayı ağızda geveleme.
Yemekte bir porsiyon beyin rica ediyorum.
Ben bilmem beyin bilir.
Çok şey öğrendim de bir yaşamayı öğrenemedim.
Varlığımdan şüphe ediyorum.
Bir de kazlığımdan.
Zaten onları da pek tanıyamıyorum, kazları yani. Ördekleri sanıyorum kaz,demek ki aslında biliyorum da, sanmak istiyorum.
O zaman kendimi sanıyorum aşık, dum, sanıyordum madem.
Yalan, dolan bunlar.
Kurtuluyorum. Kurtuluyorum. Yalan söylüyorum.
Kurtulurum, geniş zamanda.
Geniş zaman gerek bana.
Ama yok, hiçbir şey için zaman yok.
Zaten zaman da yok gerçekten, kendisi olarak yani.
Hücrelerde toparlanmış ağrıyı gidermek için yeni yollar keşfetmem gerek. Yazıya verdim kendimi. Kazıya versem bişeyler bulurdum belki. Yazarak bir halt bulduğum yok, kimsenin de bulduğu yok.
Laf salatası, dilber dudağı.
Okan Bayülgen sarıcak adam bulamamış diyor Doğan.
Ben de saracak adam bulayım mı acaba.
Gevelemeden sadede gelme. Sade dondurmayı ağızda geveleme.
Yemekte bir porsiyon beyin rica ediyorum.
Ben bilmem beyin bilir.
Çok şey öğrendim de bir yaşamayı öğrenemedim.
Varlığımdan şüphe ediyorum.
Bir de kazlığımdan.
Zaten onları da pek tanıyamıyorum, kazları yani. Ördekleri sanıyorum kaz,demek ki aslında biliyorum da, sanmak istiyorum.
O zaman kendimi sanıyorum aşık, dum, sanıyordum madem.
Yalan, dolan bunlar.
Kurtuluyorum. Kurtuluyorum. Yalan söylüyorum.
Kurtulurum, geniş zamanda.
Geniş zaman gerek bana.
Ama yok, hiçbir şey için zaman yok.
Zaten zaman da yok gerçekten, kendisi olarak yani.
24 Şubat 2010 Çarşamba
ROMANTİZMA
Kendime engel olamıyorum. Kaydı yayınla-Yeni kayıt...
Ne çok dökesim gelmiş lafları. Öfke besledim ya, bir kaç zamandır ondan olabilir.
Birazcık romantizma o zaman.
Hastalık gibi.
James Blunt. Güzel adam vesselam. Tipik manada değil yalnızca. Müziği de güzel. Sesi de bi tatlı tatlı, hemen karşındaki, ilk adama aşık olasın geliyor. Büyü gibi, ok gibi maşallah.
Dine de düşürüyor galiba adamı, laflara bak vesselam, maşallah. Bir hanem kaldı eksik, gidip yazdırayım madem yeniden, islam diye...
Romantik işleri severim ben.. Böyle sürprizli aşıklar, cesur, fütursuz...
Allahtan (bak şu yaptığıma) onu da gördüm bu hayatta. Off ne görmek hem de, hayatım boyunca unutmayacağım güzellikler getirdi bana. Hoş onu da bok etmedik mi, ettik kardeşim.
İnsanım ya elimde değil, düzenli olarak sıçıyorum bu dünyanın ve getirdiklerinin içine.
Haaa, ama garantisini vereyim ki, dersimi aldım o işten.
Mallıklarımın hepsini geride bırakıp, bedelini de bir güzel ödedim.
Romantik işleri severim ben. Aşık olmayı da pek severim. Dilimi tutmadan, hesabını yapmadan,aşık olduğum adamla yaşamak isterim onu.
Öğrendim ya, paylaştıkça büyütebilirim artık.
Kimseler kusura bakmasın ki
lafı ağzıma tıkmayı, hesap, kitap yapmayı sevmiyorum.
Sevmediğim kadar da beceremiyorum.
Arkadaş yapacak birşey yok, aşık oldum mu, ben ne yazık ki kaçamıyorum.
İşte benim romantikliğim ancak bu kadar oluyor, maalesef.
Romantizma!!
Hastalık gibi....
Ne çok dökesim gelmiş lafları. Öfke besledim ya, bir kaç zamandır ondan olabilir.
Birazcık romantizma o zaman.
Hastalık gibi.
James Blunt. Güzel adam vesselam. Tipik manada değil yalnızca. Müziği de güzel. Sesi de bi tatlı tatlı, hemen karşındaki, ilk adama aşık olasın geliyor. Büyü gibi, ok gibi maşallah.
Dine de düşürüyor galiba adamı, laflara bak vesselam, maşallah. Bir hanem kaldı eksik, gidip yazdırayım madem yeniden, islam diye...
Romantik işleri severim ben.. Böyle sürprizli aşıklar, cesur, fütursuz...
Allahtan (bak şu yaptığıma) onu da gördüm bu hayatta. Off ne görmek hem de, hayatım boyunca unutmayacağım güzellikler getirdi bana. Hoş onu da bok etmedik mi, ettik kardeşim.
İnsanım ya elimde değil, düzenli olarak sıçıyorum bu dünyanın ve getirdiklerinin içine.
Haaa, ama garantisini vereyim ki, dersimi aldım o işten.
Mallıklarımın hepsini geride bırakıp, bedelini de bir güzel ödedim.
Romantik işleri severim ben. Aşık olmayı da pek severim. Dilimi tutmadan, hesabını yapmadan,aşık olduğum adamla yaşamak isterim onu.
Öğrendim ya, paylaştıkça büyütebilirim artık.
Kimseler kusura bakmasın ki
lafı ağzıma tıkmayı, hesap, kitap yapmayı sevmiyorum.
Sevmediğim kadar da beceremiyorum.
Arkadaş yapacak birşey yok, aşık oldum mu, ben ne yazık ki kaçamıyorum.
İşte benim romantikliğim ancak bu kadar oluyor, maalesef.
Romantizma!!
Hastalık gibi....
BOMBA BANA
Kustum.
Serzeniş son bulsun artık. Keyif gelsin biraz da...
Elephant Gun...
Nerde bitsin ulan serzeniş. serzenmedikçe keyfi çıkar mı yaşamın.
Alın bir tane daha.
adam 26 yaşında müziğe vermiş kendini. Ne biçim işler yapmış...
Jim Morrison var...
Herif 27 yaşında öldü ama bizler hala onu dinliyoruz.. Ne laflar, ne hareketler.
İsyan.
Ruh isyanı, beden vurgunu...
Sanatla ifade edelim kendimizi, derdimizi dillendirelim de, insanların da derdi olsun, hep beraber yok edelim derdi. Sonra neye yapışacaksak.
Gerçekçi olalım madem.
Dillendirmeyelim. Zaten derdimizin ne olduğunu da pek bilemiyoruz, karar veremiyoruz. Düşünmekten eyleme geçemiyoruz.
Geçsek de bir halt olmaz, o da ayrı.
Gerçekçi olalım.
Filmi izleyip gidecek adam. Cümlesi "vay beeeaaaa".
Düşünecek, hak verecek.
Ok. Ama sadece hak verecek.
Biz de hak vermedik mi...
We don't need no education..
Ama okula gittik hepimiz. Bizim kadar gitmeyenleri de mütemadiyen aşağılıyoruz.
İzlemedik mi sanki hiçbirimiz "dr. strangelove or how I learned to stop worrying and love the bomb" ya da "Full Metal Jacket" ı.
İzlesin kardeşim büyük komutanlar.
Vay beeeaaa. Şapkayı tak, savaşa devam...
Gerçekçi olalım.
Düşler bunlar, içimize düşmez.
Serzeniş son bulsun artık. Keyif gelsin biraz da...
Elephant Gun...
Nerde bitsin ulan serzeniş. serzenmedikçe keyfi çıkar mı yaşamın.
Alın bir tane daha.
adam 26 yaşında müziğe vermiş kendini. Ne biçim işler yapmış...
Jim Morrison var...
Herif 27 yaşında öldü ama bizler hala onu dinliyoruz.. Ne laflar, ne hareketler.
İsyan.
Ruh isyanı, beden vurgunu...
Sanatla ifade edelim kendimizi, derdimizi dillendirelim de, insanların da derdi olsun, hep beraber yok edelim derdi. Sonra neye yapışacaksak.
Gerçekçi olalım madem.
Dillendirmeyelim. Zaten derdimizin ne olduğunu da pek bilemiyoruz, karar veremiyoruz. Düşünmekten eyleme geçemiyoruz.
Geçsek de bir halt olmaz, o da ayrı.
Gerçekçi olalım.
Filmi izleyip gidecek adam. Cümlesi "vay beeeaaaa".
Düşünecek, hak verecek.
Ok. Ama sadece hak verecek.
Biz de hak vermedik mi...
We don't need no education..
Ama okula gittik hepimiz. Bizim kadar gitmeyenleri de mütemadiyen aşağılıyoruz.
İzlemedik mi sanki hiçbirimiz "dr. strangelove or how I learned to stop worrying and love the bomb" ya da "Full Metal Jacket" ı.
İzlesin kardeşim büyük komutanlar.
Vay beeeaaa. Şapkayı tak, savaşa devam...
Gerçekçi olalım.
Düşler bunlar, içimize düşmez.
23 Şubat 2010 Salı
AŞK Rev. 1.0
Yazalı çok oldu.
Hiçbirşey yaşanmamış ve aşk sadece bana aitken
herşey daha temizdi...
Sevdiğim adam beni sevmiyor, ya da buna karar vermek istemiyor...
Ben de susuyorum artık.
Yan cebe koyacak birşeyim kalmadı.
Yardımcı rollerde aşık olduğumuz adam ve karmaşık düşünceleri.
Ben ve varlığım (şaibeli) veda ediyoruz.
ben artık sevmesem,
ya da hiç sevmemiş olsam,
ne kaybeder ki adam, değil mi...
Adam kendisiyle hesaplaşmaya giderken
kadın sahneyi terkeder...
AŞK Rev. 1.0
Susmak gerekir.
Sadece hayal işte...
Korkunun ecele faydası var işte...
Geçmişinle, geleceğinle, vur ketleri.
Ket vurmakla da biter aşk.
Cinayet
Hiçbirşey yaşanmamış ve aşk sadece bana aitken
herşey daha temizdi...
Sevdiğim adam beni sevmiyor, ya da buna karar vermek istemiyor...
Ben de susuyorum artık.
Yan cebe koyacak birşeyim kalmadı.
Yardımcı rollerde aşık olduğumuz adam ve karmaşık düşünceleri.
Ben ve varlığım (şaibeli) veda ediyoruz.
ben artık sevmesem,
ya da hiç sevmemiş olsam,
ne kaybeder ki adam, değil mi...
Adam kendisiyle hesaplaşmaya giderken
kadın sahneyi terkeder...
AŞK Rev. 1.0
Susmak gerekir.
Sadece hayal işte...
Korkunun ecele faydası var işte...
Geçmişinle, geleceğinle, vur ketleri.
Ket vurmakla da biter aşk.
Cinayet
DÜŞ
Dağım var gidilecek. Giderim,
bütün yabancılıktan uzakta,
kimsesiz,
sessiz,
dertsiz,
umutsuz,
düşünmeden yaşayabilirim.
Cesaretim yok.
Dağım var, Cesaretim yok.
Huzur.
Kendimden kaçmadıkça nasıl yakalayacağım onu.
Değişim.
Hep olsun, olsun da nereye kadar, neden.
Ne geçecek elime, kimin eline ne geçecek benim değişimimden sanki.
Anlamıyorum sofistike cümlelerinden ben.
Basit
Herşey çok basit.
Ama karmaşıkmış gibi davranmak, balıklığından kaçıp insan olmak, düşünmek var ettiriyor kendini.
"Düşünüyorum öyleyse varım" demiş ya adam.
Büyük adam, büyük laf.
Hiç düşünmeden kabul ediyoruz biz de.
Ne çelişki kardeşim.
Düzeltiyorum:
DÜŞÜNÜYORUM ÖYLEYSE MALIM...
Düşünülmeyecek herşeyin üzerine düşünüp, düşünmem gerekenlerden kaçıyorum.
Düşünüp karar vermem icap ederken, kaçmaktan karmaşıyorum.
Kafam karışık benim de, ben de malım işte.
Dağım var.
Abartmayalım yalnız da kalmam orada.
Ama kimse dokunamaz bana, yabancılar uzakta.
samimiyetsizlik, hesap kitap işleri olmadan...
Herkes diyojen, ben de...
bütün yabancılıktan uzakta,
kimsesiz,
sessiz,
dertsiz,
umutsuz,
düşünmeden yaşayabilirim.
Cesaretim yok.
Dağım var, Cesaretim yok.
Huzur.
Kendimden kaçmadıkça nasıl yakalayacağım onu.
Değişim.
Hep olsun, olsun da nereye kadar, neden.
Ne geçecek elime, kimin eline ne geçecek benim değişimimden sanki.
Anlamıyorum sofistike cümlelerinden ben.
Basit
Herşey çok basit.
Ama karmaşıkmış gibi davranmak, balıklığından kaçıp insan olmak, düşünmek var ettiriyor kendini.
"Düşünüyorum öyleyse varım" demiş ya adam.
Büyük adam, büyük laf.
Hiç düşünmeden kabul ediyoruz biz de.
Ne çelişki kardeşim.
Düzeltiyorum:
DÜŞÜNÜYORUM ÖYLEYSE MALIM...
Düşünülmeyecek herşeyin üzerine düşünüp, düşünmem gerekenlerden kaçıyorum.
Düşünüp karar vermem icap ederken, kaçmaktan karmaşıyorum.
Kafam karışık benim de, ben de malım işte.
Dağım var.
Abartmayalım yalnız da kalmam orada.
Ama kimse dokunamaz bana, yabancılar uzakta.
samimiyetsizlik, hesap kitap işleri olmadan...
Herkes diyojen, ben de...
21 Şubat 2010 Pazar
DUVAR
Fight club'ı çok severim ben. Bir film, kitap olmasının ötesinde bir düşünce biçimi, bir hareket ve şizofrenikçe bir dost olarak...
2000 senesi, hayatımın travması, herkesin bir travması vardır benimki de bu işte. Yatıyorum tavan dostluğu, göz aşinalığı var bütün siyah noktalarına tavanın...
Aslında yatıyorum değil o eylemin adı galiba, kalkamıyorum...
Kemikleri un ufak olmuş genç bir insanım, acı pek yok, yatmak unutturuyor bir süre sonra bedenin acısını ama ruh, o başka....
Yapacak birşey yok, kimse yok... Ama afişler var.
Tyler Durden bakıyor başucumda her gün, her saniye... Ulan bak bak nereye kadar. İnsan o kadar uzun zaman konuşmazsa dili unutabilir. Konuşuyorum ben. Buraya kadar bir şeyimiz yok zaten. Ben hafif kafayı kırmış sakat bir insanım, duvardaki afişle konuşuyorum, ben de biliyorum onun afiş olduğunu ve o tabii ki bilmiyor. Ama tek başına yapınca o konuşmak olmuyor millet. Zaman gelir afiş cevap verir. Gerçeklikten çıkmak bu kadar kolay. Biraz konuş duvarla, kafası şişer dinlemekten o da başlar konuşmaya..
30 yaşındayım, yatak odası takımı sahibiyim. Şimdi yine var afişlerim, Tyler Durden ve ben... Her an ağzını açacakmış gibi bakıyor bana ve ben, inanmadığım tanrıya, bunu yapması ve beni buradan uzaklaştırması için dua ediyorum.
Umut bitti insanlıktan, duvara yaslanıyorum.
Oysa duvarlar istemezdik biz.
Kurtuluşumun duvardan geleceğini kim bilirdi acaba...
2000 senesi, hayatımın travması, herkesin bir travması vardır benimki de bu işte. Yatıyorum tavan dostluğu, göz aşinalığı var bütün siyah noktalarına tavanın...
Aslında yatıyorum değil o eylemin adı galiba, kalkamıyorum...
Kemikleri un ufak olmuş genç bir insanım, acı pek yok, yatmak unutturuyor bir süre sonra bedenin acısını ama ruh, o başka....
Yapacak birşey yok, kimse yok... Ama afişler var.
Tyler Durden bakıyor başucumda her gün, her saniye... Ulan bak bak nereye kadar. İnsan o kadar uzun zaman konuşmazsa dili unutabilir. Konuşuyorum ben. Buraya kadar bir şeyimiz yok zaten. Ben hafif kafayı kırmış sakat bir insanım, duvardaki afişle konuşuyorum, ben de biliyorum onun afiş olduğunu ve o tabii ki bilmiyor. Ama tek başına yapınca o konuşmak olmuyor millet. Zaman gelir afiş cevap verir. Gerçeklikten çıkmak bu kadar kolay. Biraz konuş duvarla, kafası şişer dinlemekten o da başlar konuşmaya..
30 yaşındayım, yatak odası takımı sahibiyim. Şimdi yine var afişlerim, Tyler Durden ve ben... Her an ağzını açacakmış gibi bakıyor bana ve ben, inanmadığım tanrıya, bunu yapması ve beni buradan uzaklaştırması için dua ediyorum.
Umut bitti insanlıktan, duvara yaslanıyorum.
Oysa duvarlar istemezdik biz.
Kurtuluşumun duvardan geleceğini kim bilirdi acaba...
16 Şubat 2010 Salı
BAŞLIK
Bir insan var deli gibi sevdiğim, beni benden daha iyi gördüğünü bildiğim; ona yazdığım bu mesajda yine serzenirken kendime, buraya da yakışır dedim. Hoş yakışsa ne yazar, yakışmasa ne yazar o da ayrı...
BEN BEZDİM
o kadar sıkıldım ki yalancı aşıklardan, yalancı insanlardan, yalancı sanatçılardan. gerçekten ücra bir köşede hiçbiriyle uğraşmadan yaşamak istiyorum. Gitmek gerekiyor çünkü durunca dayanamıyor konusuyorum, çabalıyorum, boşa çıkınca yıkılıyorum.. Yıkılmaktan yoruluyorum. Çocuk gibi kanmaktan, inanmaktan, ummaktan bunalıyorum. Kendimden çok ama çok sıkılıyorum, beni benden ne kurtarır lanet olsun ki bilmiyorum...
BEN BEZDİM
o kadar sıkıldım ki yalancı aşıklardan, yalancı insanlardan, yalancı sanatçılardan. gerçekten ücra bir köşede hiçbiriyle uğraşmadan yaşamak istiyorum. Gitmek gerekiyor çünkü durunca dayanamıyor konusuyorum, çabalıyorum, boşa çıkınca yıkılıyorum.. Yıkılmaktan yoruluyorum. Çocuk gibi kanmaktan, inanmaktan, ummaktan bunalıyorum. Kendimden çok ama çok sıkılıyorum, beni benden ne kurtarır lanet olsun ki bilmiyorum...
12 Şubat 2010 Cuma
DURMAM
Bir yazıya müzikle başlamak her zaman iyidir. Moduna göre müziğini seçersin gazla komutaya geçersin. Fakat bir de seçtiğin müziğe göre moda girmek var, o daha da bir tatlı olur. Eli götürür çünkü müzik. Uzatmadan geçmem lazım, bir türlü geçemiyorum, "çenen hiç yorulmuyor değil mi" demişti dün bir arkadaşım çok konuştuğumu tatlı tatlı belirtmek için, maalesef elim de yorulmadığı gibi laftan anlasam da değişemiyorum.
Kendime serzeneceğim:
Kontrol delisiyim ben. Dikte olmaz falan diyorum ama hafif bir diktatör edasıyla verip veriştiriyorum, kendiminki de dahil bütün hayatlara, hareketlere, sözlere, yazılara. Kendime haksızlık etmek istemem; ne de olsa ben olmadan olmuyor, her zaman yapmıyorum tabii ki bunu ama hiç yapmasam daha iyi aslında, öncelikle kendi sağlığım için.
Clocks çalıyor işte "am I a part of the cure or am I part of the disease" işte bomba soru tam da zamanında geldi...
İyi duygularım var; insanlar daha mutlu, yaşam daha zahmetsiz, herkes bol keseden sevgi dolu olsun istiyorum, sürekli bir uyarı, fikir yürütme durumu.
Ulan bana ne oluyor, nerden karar veriyorum neyin doğru olduğuna da çat çut konuşup akıl veriyorum herkese.
Biri tutturmuş intikam planları yapıyor; ben diyorum ki "bak bunu yapma sen acırsın en çok". Nerden belli, belki adamın içinde hiç sorgulama yok. Gönül rahatlığıyla alacak intikamını koyacak başını huzurla yastığına.
Biri acı çekiyor başkasının intikamından; diyor ki bitti iyilik içimde. Ben ne diyorum bu sefer "yok öyle yapma gördüğünü göstermekten vazgeçersin o zaman, dünyaya zarar, senden çok". ulan belki adam dertlerinden krutulacak, iç huzurunu böyle bulacak.
Biri düşüncesizlik ediyor; acıtıyor arkadaşının canını, korkuyor, kovulmadan kendi gidiyor. Ben dingil ne diyorum "gitmeyeceksin, artık sen değil, o acıyı yaşattığın adam önemli, yok sayacaksın doğrunu, sileceksin ettiğinin etkilerini". Ulan adam belki bahane edecek öyle gidecek, gidince kendini rahat hissedecek.
Biri kararsız kalıyor; ne yapacağımı bilemiyorum, istiyorum ama kırarsam diye korkuyorum diyor. Ne desem acaba pek bilmiş ben "istediklerini yaşamak istediğin kişi kavradıktan sonra durumu, yürüyeceksin, kim neden emin olmuş bu güne kadar ki sen kimi ne zaman seveceğinden emin olacaksın. birinin canı acır belki ama buna katlanacaksın" ulan uzak duracak belki, bu yüzden unutacak, başka birini bulup derdi dert etmeyecek.
Adamın canı sıkılıyor, zor günler geçiyor, karar veremiyor, çözüm bulamıyor. Ya ben ne yapıyorum "bunu seçen sensin, hepsini kendin yaptın, sonucuna katlanacaksın, arkayı kapatıp zırlamadan önüne bakacaksın". Ulan adam o sıkıntıyla çıkacak belki işin içinden, önce üzülecek sonra görmesine gerek bile kalmayacak belki.
Durmam lazım, herkesin hayatını, kararlarını kontrol etmek galiba bu, hedefim bu değil belki ama sonucum buymuş gibi duruyor. Kimisi alıyor, kimisi almıyor.
O zaman da dertlenmemek gerek.
Adam gitmişse, yolunun açık olmasını dilemek gerek.
En iyisi o yolda hiç iz bırakmadan, yok olmak gerek.
Kendime serzeneceğim:
Kontrol delisiyim ben. Dikte olmaz falan diyorum ama hafif bir diktatör edasıyla verip veriştiriyorum, kendiminki de dahil bütün hayatlara, hareketlere, sözlere, yazılara. Kendime haksızlık etmek istemem; ne de olsa ben olmadan olmuyor, her zaman yapmıyorum tabii ki bunu ama hiç yapmasam daha iyi aslında, öncelikle kendi sağlığım için.
Clocks çalıyor işte "am I a part of the cure or am I part of the disease" işte bomba soru tam da zamanında geldi...
İyi duygularım var; insanlar daha mutlu, yaşam daha zahmetsiz, herkes bol keseden sevgi dolu olsun istiyorum, sürekli bir uyarı, fikir yürütme durumu.
Ulan bana ne oluyor, nerden karar veriyorum neyin doğru olduğuna da çat çut konuşup akıl veriyorum herkese.
Biri tutturmuş intikam planları yapıyor; ben diyorum ki "bak bunu yapma sen acırsın en çok". Nerden belli, belki adamın içinde hiç sorgulama yok. Gönül rahatlığıyla alacak intikamını koyacak başını huzurla yastığına.
Biri acı çekiyor başkasının intikamından; diyor ki bitti iyilik içimde. Ben ne diyorum bu sefer "yok öyle yapma gördüğünü göstermekten vazgeçersin o zaman, dünyaya zarar, senden çok". ulan belki adam dertlerinden krutulacak, iç huzurunu böyle bulacak.
Biri düşüncesizlik ediyor; acıtıyor arkadaşının canını, korkuyor, kovulmadan kendi gidiyor. Ben dingil ne diyorum "gitmeyeceksin, artık sen değil, o acıyı yaşattığın adam önemli, yok sayacaksın doğrunu, sileceksin ettiğinin etkilerini". Ulan adam belki bahane edecek öyle gidecek, gidince kendini rahat hissedecek.
Biri kararsız kalıyor; ne yapacağımı bilemiyorum, istiyorum ama kırarsam diye korkuyorum diyor. Ne desem acaba pek bilmiş ben "istediklerini yaşamak istediğin kişi kavradıktan sonra durumu, yürüyeceksin, kim neden emin olmuş bu güne kadar ki sen kimi ne zaman seveceğinden emin olacaksın. birinin canı acır belki ama buna katlanacaksın" ulan uzak duracak belki, bu yüzden unutacak, başka birini bulup derdi dert etmeyecek.
Adamın canı sıkılıyor, zor günler geçiyor, karar veremiyor, çözüm bulamıyor. Ya ben ne yapıyorum "bunu seçen sensin, hepsini kendin yaptın, sonucuna katlanacaksın, arkayı kapatıp zırlamadan önüne bakacaksın". Ulan adam o sıkıntıyla çıkacak belki işin içinden, önce üzülecek sonra görmesine gerek bile kalmayacak belki.
Durmam lazım, herkesin hayatını, kararlarını kontrol etmek galiba bu, hedefim bu değil belki ama sonucum buymuş gibi duruyor. Kimisi alıyor, kimisi almıyor.
O zaman da dertlenmemek gerek.
Adam gitmişse, yolunun açık olmasını dilemek gerek.
En iyisi o yolda hiç iz bırakmadan, yok olmak gerek.
4 Şubat 2010 Perşembe
BIÇAK
Şimdi bilmiyorum işte... niye açıp da bu sayfayı, kulağıma DOGS'u taktığımı bilmiyorum.
Tam da diyor ki:
you have to be trusted by the people that you lie to
so that when they turn their backs on you
you'll get the change put the knife in.
Demek oluyor ki:
yalan söylediğin insanlar için güvenilir olmalısın
böylece sana arkalarını döndüklerinde
bıçağı saplayacak şansı bulacaksın.
Ne büyük çaba...
Yalanlar, yalanları takip etsin. Hafıza öyle ki gerçek yapsın o yalanları sana
Ne büyük acı...
Takip et, hesapla, kasıl, kork,
o bıçağın iki ucu da sivridir oysa.
Ne için...
Kimi zaman güçlü olmak, kazanmak için
Para biter, güç geçer oysa.
Yalanını doğrusuyla örten gelir sonunda.
Kimi zaman, hatalarınla yüzleşmemek için
onları hata yapan da sensin oysa.
kabul etmedikçe tekrarlanmaz mı sanki.
Kimi zaman kendini daha kıymetli hissetmek için
varlığa değer biçilir mi oysa.
hangi, ne senden daha kıymetli olur ki sen onlardan daha kıymetli olasın.
Kimi zaman başkasını mutlu etmek için
herşeyi geçtim, gerçekten istemedikçe karşındaki bunu yer mi...
Güçlü ol, kendine güven, mutlu ol, mutlu et, eğlen, yaşa, dalga geç...
Yalanla, yalandan. Sen neden yersin ki bunu?
Elinde olmayanı, aklında durmayanı, diline de sürmeyeceksin. Ettiğin kadarıyla, ettiği kadarını alıp, öğreneceksin fazlasını, belkeyeceksin zamanını.
Kabul edemediğin birşeyi yapmayacaksın. De ki göremedin, bir halt yedin, e o zaman yaptığın andaki gibi içine alacaksın onu, başkalarına olan etkilerini geri çevirmek için kendini yok sayacaksın. Acısını da çekeceksin, sürüneceksin belki, ezileceksin, boku yedin tadını da hissedeceksin.
Kendini kimseden aşağıda görmeyeceksin, kimsenin üstünde görmeyeceğin gibi. O yüzden ezilmeyceksin, ezmek için yalan asla söylemeyeceksin. Hep diyorum; kardeşim "kendini bir halt zannetmeyeceksin" ama "hiçbirşey hiç zannetmeyeceksin". Birşey olmak için yapmadıklarını yapmış gibi göstermeyeceksin. Abartmayacaksın kendini.
Kabul görmek, sevgi almaksa derdin; önce sen kendini olduğun gibi kabul edeceksin, öyle seveceksin. Olduğun haline ilişmek istemeyeni rahat bırakacaksın, bu hakkı var çünkü.
Uzun uzun debelenelim, tutku geçmiyor ya içimden. İstiyorum ki dursun yalanlar, yok yere hesaplar. Rahat bırakınca insan kendini soğuk bile o kadar dokunmuyor, kasıldıkça daha çok üşüyorsun.
Göz görsün, akıl bilsin artık.
Kabul etmedikçe olmuşu, olduğu gibi, değiştiremeyeceksin ne kendini, ne geleceğini...
Tam da diyor ki:
you have to be trusted by the people that you lie to
so that when they turn their backs on you
you'll get the change put the knife in.
Demek oluyor ki:
yalan söylediğin insanlar için güvenilir olmalısın
böylece sana arkalarını döndüklerinde
bıçağı saplayacak şansı bulacaksın.
Ne büyük çaba...
Yalanlar, yalanları takip etsin. Hafıza öyle ki gerçek yapsın o yalanları sana
Ne büyük acı...
Takip et, hesapla, kasıl, kork,
o bıçağın iki ucu da sivridir oysa.
Ne için...
Kimi zaman güçlü olmak, kazanmak için
Para biter, güç geçer oysa.
Yalanını doğrusuyla örten gelir sonunda.
Kimi zaman, hatalarınla yüzleşmemek için
onları hata yapan da sensin oysa.
kabul etmedikçe tekrarlanmaz mı sanki.
Kimi zaman kendini daha kıymetli hissetmek için
varlığa değer biçilir mi oysa.
hangi, ne senden daha kıymetli olur ki sen onlardan daha kıymetli olasın.
Kimi zaman başkasını mutlu etmek için
herşeyi geçtim, gerçekten istemedikçe karşındaki bunu yer mi...
Güçlü ol, kendine güven, mutlu ol, mutlu et, eğlen, yaşa, dalga geç...
Yalanla, yalandan. Sen neden yersin ki bunu?
Elinde olmayanı, aklında durmayanı, diline de sürmeyeceksin. Ettiğin kadarıyla, ettiği kadarını alıp, öğreneceksin fazlasını, belkeyeceksin zamanını.
Kabul edemediğin birşeyi yapmayacaksın. De ki göremedin, bir halt yedin, e o zaman yaptığın andaki gibi içine alacaksın onu, başkalarına olan etkilerini geri çevirmek için kendini yok sayacaksın. Acısını da çekeceksin, sürüneceksin belki, ezileceksin, boku yedin tadını da hissedeceksin.
Kendini kimseden aşağıda görmeyeceksin, kimsenin üstünde görmeyeceğin gibi. O yüzden ezilmeyceksin, ezmek için yalan asla söylemeyeceksin. Hep diyorum; kardeşim "kendini bir halt zannetmeyeceksin" ama "hiçbirşey hiç zannetmeyeceksin". Birşey olmak için yapmadıklarını yapmış gibi göstermeyeceksin. Abartmayacaksın kendini.
Kabul görmek, sevgi almaksa derdin; önce sen kendini olduğun gibi kabul edeceksin, öyle seveceksin. Olduğun haline ilişmek istemeyeni rahat bırakacaksın, bu hakkı var çünkü.
Uzun uzun debelenelim, tutku geçmiyor ya içimden. İstiyorum ki dursun yalanlar, yok yere hesaplar. Rahat bırakınca insan kendini soğuk bile o kadar dokunmuyor, kasıldıkça daha çok üşüyorsun.
Göz görsün, akıl bilsin artık.
Kabul etmedikçe olmuşu, olduğu gibi, değiştiremeyeceksin ne kendini, ne geleceğini...
25 Aralık 2009 Cuma
NOKTA
Gördüm ki;
nefret kaplamışsa bir insanı
İçten dışa, ruhtan başa
Vazgeçmek gerekir.
Bazen kabul etmek gerekir.
Hayır
Bunu dönüştüremeyeceksin sevgiye.
Senin verdiklerin, sevgi olarak ulaşamıyorsa oraya
debelenmeyeceksin, göstereceğim diye.
Senin gönlün yetmez,
arzun,
sevgin,
aklın,
hiçbiri yetmez ikna etmeye.
Yok, inat etmenin bir anlamı yok.
Ne acı sana, umudun en yakından kırılıyor.
Debelenirken inatla seversem kazanabilirim,
bir insanı, daha mutlu edebilirim diye
edemeyeceğinin kanıtı
işte şimdi
tam bir tokat gibi vuruyor hücrelerine.
Bırakacaksın işte.
Bırakacaksın neye istiyorsa ona gömülsün madem.
Bırakacaksın istiyorsa mutsuz olsun madem.
Neyin intikamı, neyin bedeli
mühim değil ki…
Kaybetmişliğinle,
vazgeçmişliğinle.
kapat gözlerini
bu acının geldiği yöne…
nefret kaplamışsa bir insanı
İçten dışa, ruhtan başa
Vazgeçmek gerekir.
Bazen kabul etmek gerekir.
Hayır
Bunu dönüştüremeyeceksin sevgiye.
Senin verdiklerin, sevgi olarak ulaşamıyorsa oraya
debelenmeyeceksin, göstereceğim diye.
Senin gönlün yetmez,
arzun,
sevgin,
aklın,
hiçbiri yetmez ikna etmeye.
Yok, inat etmenin bir anlamı yok.
Ne acı sana, umudun en yakından kırılıyor.
Debelenirken inatla seversem kazanabilirim,
bir insanı, daha mutlu edebilirim diye
edemeyeceğinin kanıtı
işte şimdi
tam bir tokat gibi vuruyor hücrelerine.
Bırakacaksın işte.
Bırakacaksın neye istiyorsa ona gömülsün madem.
Bırakacaksın istiyorsa mutsuz olsun madem.
Neyin intikamı, neyin bedeli
mühim değil ki…
Kaybetmişliğinle,
vazgeçmişliğinle.
kapat gözlerini
bu acının geldiği yöne…
24 Aralık 2009 Perşembe
SANCI
Aslında bir süredir güzellik kavramı üzerine düşünüp onu yazacağımı sanırken elim, kafam beni buraya getirdi.
Herkes aynı değil, bunu milyon keredir biliyoruz, yani bildiğimizi sanıyoruz ama o da zaten aynı sonuca götürüyor bizi. Bunu böyle vurgulamamın tek sebebi kendi sandığımın güncel doğruluğunun şımarıklığından olsa gerek.
İyi bir insan olmak istiyorum ben.
Bunu böyle söyleyince pek bir değeri kalmıyor gerçi, çünkü istemek yapmaya yetmiyor ya.
Ama yine de nasıl bir insan olmak istiyorum, onu yazayım...
İstiyorum ki, tüm varlıklar için iyi sonuçlanacak kararlar vereyim, eyleme geçeyim. Bu liderlik şımarıklığı falan değil, anlamı şudur ki; eylemlerim, düşüncelerim, kararlarım bir varlığı etkiliyorsa eğer ya da o anki durumunu pozitif yönde etkileyecek bir güce sahipse bunu kullanayım, değerlendireyim. Bu kimi zaman fiziksel ve düşünsel anlamda bir güçken kimi zaman bilginin, yeteneğin gücü olabilir. Demek değildir ki bir tek benim var, demek değildir ki bir tek ben yapabilirim, ama “ben” “bunu” yapabilirim.
Bir anım var, burada anlatmayacağım fakat o anı bana anlattı ki; gerçekten, bir insanı (örnekteki bir insan oluyor da ondan) mutlu etmek kadar insana mutluluk veren hiçbir halt yok kardeşim. Bunu söylerken denebilir ki “sen her haltı mı gördün ki biliyorsun”, ona cevabım da şudur; şu ana kadar gördüğüm her halttır zaten ve eklenebilirliği de saklıdır.
Kimi saflarca aptallık olarak görülebilir bu söylediklerim, ya da boş laf kardeşim yeri geldi mi herkes önce kendini düşünür diye, zaten yukarıdaki cümleden de anlaşılacağı gibi ben bunu da kendimi düşündüğümden yapıyorum aslında.
Yapıyorum derken ne kadar, üzülerek yapabileceğimin çok daha azı.
Yüzyılların bencilliğini damarlarına taşımış yeryüzünün bedenimdeki, ruhumdaki yansımalarına ben de yenik düşüyorum bazen.
Geri döneyim istiyorum, elimden geldiği kadar, elimden gelirse,
ama belki bazen hiç görmüyorum, onu da ben bilmiyorum.
Kelebek etkisi dedikleri bir şey var. Kestirmem mümkün değil hareketlerimin bütün sonuçlarını, evet bunu biliyorum.
İsterken birilerini, bir şeyleri mutlu edeyim, iyi geleyim, başkasına acı da veriyor olabilirim, belki gelmiş, belki gelecek zamanda…
Ama diyorum ki kendi kendime, rahat bırakayım düşüncelerimi, hesaplayabildiğim kadarı bile kazanç olsun bana, yüzü gülen bir insan, karnı tok kıvrılıveren bir kedi, üstümde durmayı seven bir kazak, koparılmamış bir dal…
Tabii göz ardı etmiyorum, aslında isterim de edemiyorum, etkimi karşılayan varlığın tepkisini, isteğini.
Bazen öyle oluyor ki istemiyor insan;
ne yaparsan yap gülsün yüzü,
bazen istemiyor hareketi sadece olduğu gibi görsün gözü.
İstiyor ki
alsın bütün kırılmışlıklarını, güvensizliklerini,
yapıştırsın korkusunun duvarlarına
Gururunu en kıymetli varlık saysın dünyada.
Sayesinde hiçe saysın senin bütün çabalarını boşa,
Yorsun bir hakaret, bir düşmanlık.
Herkes aynı değil, bunu milyon keredir biliyoruz, yani bildiğimizi sanıyoruz ama herkesi yine de kendimiz gibi sanıyoruz işte.
Bundandır arkamdan gülene verdiğim gülümseme, bundandır her yalana inanışım, bundandır her hareketi bir iyilik gibi yorumlayışım, gözüme de soksalar vazgeçmeden haklılık payı arayışım.
Ben de bilmiyorum insanlar aynı değil,
sanıyorum ki herkes ben.
Çünkü bir tek bu sayede vazgeçmiyorum hiç kimseden, hiçbir şeyden,
bu sayede gözümde kimi zaman saklansa da hep umut var.
Sanıyorum ki zaman gelecek
ve
insan evladı bilecek
mutluluk ancak kendi ettiklerinden gelecek.
Herkes aynı değil, bunu milyon keredir biliyoruz, yani bildiğimizi sanıyoruz ama o da zaten aynı sonuca götürüyor bizi. Bunu böyle vurgulamamın tek sebebi kendi sandığımın güncel doğruluğunun şımarıklığından olsa gerek.
İyi bir insan olmak istiyorum ben.
Bunu böyle söyleyince pek bir değeri kalmıyor gerçi, çünkü istemek yapmaya yetmiyor ya.
Ama yine de nasıl bir insan olmak istiyorum, onu yazayım...
İstiyorum ki, tüm varlıklar için iyi sonuçlanacak kararlar vereyim, eyleme geçeyim. Bu liderlik şımarıklığı falan değil, anlamı şudur ki; eylemlerim, düşüncelerim, kararlarım bir varlığı etkiliyorsa eğer ya da o anki durumunu pozitif yönde etkileyecek bir güce sahipse bunu kullanayım, değerlendireyim. Bu kimi zaman fiziksel ve düşünsel anlamda bir güçken kimi zaman bilginin, yeteneğin gücü olabilir. Demek değildir ki bir tek benim var, demek değildir ki bir tek ben yapabilirim, ama “ben” “bunu” yapabilirim.
Bir anım var, burada anlatmayacağım fakat o anı bana anlattı ki; gerçekten, bir insanı (örnekteki bir insan oluyor da ondan) mutlu etmek kadar insana mutluluk veren hiçbir halt yok kardeşim. Bunu söylerken denebilir ki “sen her haltı mı gördün ki biliyorsun”, ona cevabım da şudur; şu ana kadar gördüğüm her halttır zaten ve eklenebilirliği de saklıdır.
Kimi saflarca aptallık olarak görülebilir bu söylediklerim, ya da boş laf kardeşim yeri geldi mi herkes önce kendini düşünür diye, zaten yukarıdaki cümleden de anlaşılacağı gibi ben bunu da kendimi düşündüğümden yapıyorum aslında.
Yapıyorum derken ne kadar, üzülerek yapabileceğimin çok daha azı.
Yüzyılların bencilliğini damarlarına taşımış yeryüzünün bedenimdeki, ruhumdaki yansımalarına ben de yenik düşüyorum bazen.
Geri döneyim istiyorum, elimden geldiği kadar, elimden gelirse,
ama belki bazen hiç görmüyorum, onu da ben bilmiyorum.
Kelebek etkisi dedikleri bir şey var. Kestirmem mümkün değil hareketlerimin bütün sonuçlarını, evet bunu biliyorum.
İsterken birilerini, bir şeyleri mutlu edeyim, iyi geleyim, başkasına acı da veriyor olabilirim, belki gelmiş, belki gelecek zamanda…
Ama diyorum ki kendi kendime, rahat bırakayım düşüncelerimi, hesaplayabildiğim kadarı bile kazanç olsun bana, yüzü gülen bir insan, karnı tok kıvrılıveren bir kedi, üstümde durmayı seven bir kazak, koparılmamış bir dal…
Tabii göz ardı etmiyorum, aslında isterim de edemiyorum, etkimi karşılayan varlığın tepkisini, isteğini.
Bazen öyle oluyor ki istemiyor insan;
ne yaparsan yap gülsün yüzü,
bazen istemiyor hareketi sadece olduğu gibi görsün gözü.
İstiyor ki
alsın bütün kırılmışlıklarını, güvensizliklerini,
yapıştırsın korkusunun duvarlarına
Gururunu en kıymetli varlık saysın dünyada.
Sayesinde hiçe saysın senin bütün çabalarını boşa,
Yorsun bir hakaret, bir düşmanlık.
Herkes aynı değil, bunu milyon keredir biliyoruz, yani bildiğimizi sanıyoruz ama herkesi yine de kendimiz gibi sanıyoruz işte.
Bundandır arkamdan gülene verdiğim gülümseme, bundandır her yalana inanışım, bundandır her hareketi bir iyilik gibi yorumlayışım, gözüme de soksalar vazgeçmeden haklılık payı arayışım.
Ben de bilmiyorum insanlar aynı değil,
sanıyorum ki herkes ben.
Çünkü bir tek bu sayede vazgeçmiyorum hiç kimseden, hiçbir şeyden,
bu sayede gözümde kimi zaman saklansa da hep umut var.
Sanıyorum ki zaman gelecek
ve
insan evladı bilecek
mutluluk ancak kendi ettiklerinden gelecek.
16 Aralık 2009 Çarşamba
KISIM
Birkaç gündür toparlamaya çalışıyorum, dağınık düşüncelerimin içinde, bu konuya ait kelimeleri. Olduğu kadarıyla, düşünmekten vazgeçip elimin hareketine bırakayım da kendi kendilerine, bildiğim haliyle Türkçe’nin, akıversinler.
Düşünürüm ben, balık olmayışımdan sanırım. Fakat ruhumun dağınıklığı onlara da vurur da, biraz dağınık düşünürüm. O düşünce cümlelerinin ve görsellerinin arasında dolaşırken, bir ışık gelir, aydınlanma yaşanır, karar verilir ve odaklanma başlar. Bu sefer pek bir ciddi odaklanırım ve, de ki bir senaryo fikriyse bu, senaryoyu yazar, oyuncuları seçer, filmi de bir güzel çekerim. O zaman biter o kararın işi, rafa kalkar, gerçekleştirilmiş hayaller rafına.
Sorun:
Hayalden çıkıp gerçekleşirler ama, sadece bana
heyecanı da kalmaz düşüncesi de artık ortalarda.
Kısım:
Hep söylüyorum ya;
Kardeşim düşün!
Balık olana kadar düşünmeye mahkumsun sen.
Düşündükçe bulacaksın
Buldukça kazacaksın
Kazdıkça açacaksın
Açtıkça göreceksin
Gördükçe bileceksin
Bildikçe döneceksin
Yani
Düşündükçe yapacaksın
Düşünmek yolun bir kısmı
Fakat onu kafadan çıkarıp paylaşmak gerek galiba, böylesi biraz bencillik oluyor olabilir. Kesin konuşmuyorum ki bana dokunmasın ucu.
O filmi çekmek, heykeli yapmak, şiiri yazmak, fikri konuşmak gerek, başkalarına.
Yoksa bu işin bir kısmıyla diğer kısmını kısıyoruz işte.
Neden?
Tekliğimiz sadece bedenlerimizin ayrılığı sanrısından.
Birliğimiz için düşünce kadar başkaları tarafından da gerçeklenebilen eyleme ihtiyaç var.
Eylemeyince tamamlayamıyor varlık.
Tamamlamaya gerek mi var bilmiyorum, arzum bu işte, sadece duramıyorum.
Arzu etmemek de bir tercih, “üşeniyorum öyleyse yarın” kadar.
Ya da kendini ayırmak, parçalamak, teklemek, uzasın gitsin…
Yine de diyeceğim o ki;
Böylesi daha güzel olur,
anlamını kaybedeceği yere kadar.
Düşünürüm ben, balık olmayışımdan sanırım. Fakat ruhumun dağınıklığı onlara da vurur da, biraz dağınık düşünürüm. O düşünce cümlelerinin ve görsellerinin arasında dolaşırken, bir ışık gelir, aydınlanma yaşanır, karar verilir ve odaklanma başlar. Bu sefer pek bir ciddi odaklanırım ve, de ki bir senaryo fikriyse bu, senaryoyu yazar, oyuncuları seçer, filmi de bir güzel çekerim. O zaman biter o kararın işi, rafa kalkar, gerçekleştirilmiş hayaller rafına.
Sorun:
Hayalden çıkıp gerçekleşirler ama, sadece bana
heyecanı da kalmaz düşüncesi de artık ortalarda.
Kısım:
Hep söylüyorum ya;
Kardeşim düşün!
Balık olana kadar düşünmeye mahkumsun sen.
Düşündükçe bulacaksın
Buldukça kazacaksın
Kazdıkça açacaksın
Açtıkça göreceksin
Gördükçe bileceksin
Bildikçe döneceksin
Yani
Düşündükçe yapacaksın
Düşünmek yolun bir kısmı
Fakat onu kafadan çıkarıp paylaşmak gerek galiba, böylesi biraz bencillik oluyor olabilir. Kesin konuşmuyorum ki bana dokunmasın ucu.
O filmi çekmek, heykeli yapmak, şiiri yazmak, fikri konuşmak gerek, başkalarına.
Yoksa bu işin bir kısmıyla diğer kısmını kısıyoruz işte.
Neden?
Tekliğimiz sadece bedenlerimizin ayrılığı sanrısından.
Birliğimiz için düşünce kadar başkaları tarafından da gerçeklenebilen eyleme ihtiyaç var.
Eylemeyince tamamlayamıyor varlık.
Tamamlamaya gerek mi var bilmiyorum, arzum bu işte, sadece duramıyorum.
Arzu etmemek de bir tercih, “üşeniyorum öyleyse yarın” kadar.
Ya da kendini ayırmak, parçalamak, teklemek, uzasın gitsin…
Yine de diyeceğim o ki;
Böylesi daha güzel olur,
anlamını kaybedeceği yere kadar.
3 Aralık 2009 Perşembe
AÇIK FİKİR
Açıklığa kavuşturmak istediğim bazı konular var:
İnsanlar konuşurken birbirleriyle (ki bu her zaman iletişim anlamına gelmiyor), karşılıklardan anlatamayabiliyorlar kendilerini, yok bireyselleştirmeyelim de kendi kafalarındakini...
Belki de tam da bu nedenle bu blog bir SERZENİŞ.
İnsan ne ister, bu soru dolaşıyor bienalden kelli bir süredir. Onu ister, bunu ister ama hep ister. İstemekten bir türlü sıyrılamaz ki o tamamen başka bir konu.
Şimdi; insan doğru bildiği fikirlerini paylaşmak ister.
Neden?
Kimine göre kendi fikrini kabul ettirmek için ki bunu da kabul ediyorum, elinde değil ya ister işte.
Doğru mudur peki?
Herkesin yaşadıkları, yaşadıklarından anladıkları, doğruları, yanlışları birbirinden farklı.
Herkes birbirinden farklı, nasıl düşüncesi aynı olsun.
Benzer olabilir, bazı konularda, bazen, ama bir ortak düşünceye bile varış yolu farklı... Yani bu ihtimal de var, tıpkı o yolların benzeşme ihtimali kadar.
Belki de paylaşmak kabul ettirmek için değil de geliştirmek için olabilir, başka bir pencereden bakmak, bir de başkasının gördüğünü görmek ya da kendi gördüğünü göstermeye çalışmak için. Ama sadece bir paylaşım olduğu göz ardı edilmeden, paylaşmak demek sendekinin hepsini karşıdakine vermek demek değildir.
Yukarıdaki durumlardan ötürü sadece anladığını ya da anlaşıldığını varsayabilir insan, ne zaman ki karşısındaki kendi değil, kendi karşısındaki değil ancak o kadar olur işte. Anlamalar hep yarım...
Bu kötü birşey midir? (kötülük de tartışılır da o da başka bir konu)
Hayır, bilirsen ki karşındaki sen değil, işte o zaman paylaşımda anlayışlılık geliyor, gelmeli.
Ancak o zaman diktatör olmazsın işte. Ancak o zaman çelişmezsin kendi kendinle, hem faşizmin karşısında duracaksın, hem de düşünceni dikte edeceksin, yoook olmaz. seninle aynı fikirde değil diye, anlayamıyorum, saçma geliyor diye sulandırmak, hele o seni yapar işte en büyük faşist.
Serbest bırakacaksın insanları, kendin serbest kalmak istediğin kadar.
Çelişmekte bir sakınca yok, bulmaya gittiğin yolda ama arada dönüp durum tespiti yapmak gerek ki, kendini kaybetmeyesin.
Ben adıyamanı görmediğimden, adıyamanın varlığı benim için şüphelidir, bunu göz önünde bulundurarak yaşarım. Bir adam gelse "ben adıyamanlıyım" dese, onun buna inandığına inanırım ama sorgumu yine de canlı tutarım. Sorguyu canlı tutarım, olmadığına inanıp bunu kapatırım değil.
Bu beni tembel mi yapar, asla değil, bir gün gelir ben de giderim adıyamana, gerçeklerim kendimce onu da... Tıpkı başkalarının yazdıklarını, gerçeklerini okumaktan geri durmadığım gibi...
Ama gerçekliğimin sorgusunu bitirmek zorunda bırakmaz bu beni, bu da böyle bilinsin yani....
İnsanlar konuşurken birbirleriyle (ki bu her zaman iletişim anlamına gelmiyor), karşılıklardan anlatamayabiliyorlar kendilerini, yok bireyselleştirmeyelim de kendi kafalarındakini...
Belki de tam da bu nedenle bu blog bir SERZENİŞ.
İnsan ne ister, bu soru dolaşıyor bienalden kelli bir süredir. Onu ister, bunu ister ama hep ister. İstemekten bir türlü sıyrılamaz ki o tamamen başka bir konu.
Şimdi; insan doğru bildiği fikirlerini paylaşmak ister.
Neden?
Kimine göre kendi fikrini kabul ettirmek için ki bunu da kabul ediyorum, elinde değil ya ister işte.
Doğru mudur peki?
Herkesin yaşadıkları, yaşadıklarından anladıkları, doğruları, yanlışları birbirinden farklı.
Herkes birbirinden farklı, nasıl düşüncesi aynı olsun.
Benzer olabilir, bazı konularda, bazen, ama bir ortak düşünceye bile varış yolu farklı... Yani bu ihtimal de var, tıpkı o yolların benzeşme ihtimali kadar.
Belki de paylaşmak kabul ettirmek için değil de geliştirmek için olabilir, başka bir pencereden bakmak, bir de başkasının gördüğünü görmek ya da kendi gördüğünü göstermeye çalışmak için. Ama sadece bir paylaşım olduğu göz ardı edilmeden, paylaşmak demek sendekinin hepsini karşıdakine vermek demek değildir.
Yukarıdaki durumlardan ötürü sadece anladığını ya da anlaşıldığını varsayabilir insan, ne zaman ki karşısındaki kendi değil, kendi karşısındaki değil ancak o kadar olur işte. Anlamalar hep yarım...
Bu kötü birşey midir? (kötülük de tartışılır da o da başka bir konu)
Hayır, bilirsen ki karşındaki sen değil, işte o zaman paylaşımda anlayışlılık geliyor, gelmeli.
Ancak o zaman diktatör olmazsın işte. Ancak o zaman çelişmezsin kendi kendinle, hem faşizmin karşısında duracaksın, hem de düşünceni dikte edeceksin, yoook olmaz. seninle aynı fikirde değil diye, anlayamıyorum, saçma geliyor diye sulandırmak, hele o seni yapar işte en büyük faşist.
Serbest bırakacaksın insanları, kendin serbest kalmak istediğin kadar.
Çelişmekte bir sakınca yok, bulmaya gittiğin yolda ama arada dönüp durum tespiti yapmak gerek ki, kendini kaybetmeyesin.
Ben adıyamanı görmediğimden, adıyamanın varlığı benim için şüphelidir, bunu göz önünde bulundurarak yaşarım. Bir adam gelse "ben adıyamanlıyım" dese, onun buna inandığına inanırım ama sorgumu yine de canlı tutarım. Sorguyu canlı tutarım, olmadığına inanıp bunu kapatırım değil.
Bu beni tembel mi yapar, asla değil, bir gün gelir ben de giderim adıyamana, gerçeklerim kendimce onu da... Tıpkı başkalarının yazdıklarını, gerçeklerini okumaktan geri durmadığım gibi...
Ama gerçekliğimin sorgusunu bitirmek zorunda bırakmaz bu beni, bu da böyle bilinsin yani....
2 Aralık 2009 Çarşamba
HEYECAN
Doktor olmadığımdan olabilir ki pek tanımlayamıyorum şu heyecan denen şeyi. Zaten şey dediğimden belli belki…
Ama ifade edesi var işte yine de uslanmaz ellerin; dedim ki “nedenini bilmesem de hissini tarif edivereyim”:
De ki yeni bir sorudan yeni bir cevap çıkardım; kollarım uzuyor, yeni bilgi edindim ya, ellerim gökyüzüne değiyor.
De ki Neverland’deyim; ellerim titriyor, kafam büyüyor. Var olmayan bir yerde var ettiğimden kendimi bedenim değişiyor.
De ki sinemadayım; karanlık çöktü mü, yüzüm gülüyor, nefesim hızlanıyor, bazen yetmiyor. İçindeyim ya birinin gözünün, hayatının, bedenim yok oluyor, ruhum özgür.
De ki yazıyorum, mesela şimdi; kafamı duyuyorum, elimin klavyedeki sesiyle. Yetişemiyorum ya düşüncenin hızına kalbim büzüşüyor.
De ki yazamıyorum, mesela yürürken; ağırlaşıyor midem, kasılıyor bacaklarım. Fikir geldi de kaçıverecek ya, ya da değişecek ele gelene kadar, saçlarım çekiliyor.
De ki bir grubun içindeyim; derdi dert, ruhu taze, arzusu diri, umudu açık; aklım duruyor. Konuşacaklarımın yarısı gidiyor. Gördükçe yeni fikirleri, gözlerim açılıyor da, kalbim büyüyor.
De ki yeni tanıdığım bir insanla, bir çıkış noktasından bir yere geliyor muhabbet; kulaklarım sağır oluyor, başka sesler yok oluyor. Başka biriyle aynı yerde durduğumdan, konuşulanlar kelimeler olmuyor artık, onlar da duyulmuyor.
De ki adamı gördüm; kafam yanıyor, gözlerim köreliyor, adamdan başka her şey uçuyor. Eli elime değse, kazayla bile; yok oluyorum, tamamen yok. Ne ruh benim, ne beden, hiçim o zaman, hiçliğimden haberdar.
Ama ifade edesi var işte yine de uslanmaz ellerin; dedim ki “nedenini bilmesem de hissini tarif edivereyim”:
De ki yeni bir sorudan yeni bir cevap çıkardım; kollarım uzuyor, yeni bilgi edindim ya, ellerim gökyüzüne değiyor.
De ki Neverland’deyim; ellerim titriyor, kafam büyüyor. Var olmayan bir yerde var ettiğimden kendimi bedenim değişiyor.
De ki sinemadayım; karanlık çöktü mü, yüzüm gülüyor, nefesim hızlanıyor, bazen yetmiyor. İçindeyim ya birinin gözünün, hayatının, bedenim yok oluyor, ruhum özgür.
De ki yazıyorum, mesela şimdi; kafamı duyuyorum, elimin klavyedeki sesiyle. Yetişemiyorum ya düşüncenin hızına kalbim büzüşüyor.
De ki yazamıyorum, mesela yürürken; ağırlaşıyor midem, kasılıyor bacaklarım. Fikir geldi de kaçıverecek ya, ya da değişecek ele gelene kadar, saçlarım çekiliyor.
De ki bir grubun içindeyim; derdi dert, ruhu taze, arzusu diri, umudu açık; aklım duruyor. Konuşacaklarımın yarısı gidiyor. Gördükçe yeni fikirleri, gözlerim açılıyor da, kalbim büyüyor.
De ki yeni tanıdığım bir insanla, bir çıkış noktasından bir yere geliyor muhabbet; kulaklarım sağır oluyor, başka sesler yok oluyor. Başka biriyle aynı yerde durduğumdan, konuşulanlar kelimeler olmuyor artık, onlar da duyulmuyor.
De ki adamı gördüm; kafam yanıyor, gözlerim köreliyor, adamdan başka her şey uçuyor. Eli elime değse, kazayla bile; yok oluyorum, tamamen yok. Ne ruh benim, ne beden, hiçim o zaman, hiçliğimden haberdar.
27 Kasım 2009 Cuma
TERS YÜZ
Eller konuşmaz oldu bir süredir biliyorum ama yokluktan değil "yok"luktan ya da belki dalgınlıktan...
zilyon tane kelime vardı kafamda, ard arda gelince kimine göre anlamlı çıkarımlara varacak ama teknolojinin eline düşmüşüm ya bir kere güm oldu gitti hepsi. Ama bilinir önceki bir yazıdan bendeniz biraz inatçıyım, yine de aldırdım elimi bu internet denen illete ki hiç değilse kafamın köşesini paylaşma hamlemi yapayım..
İşte hamle budur:
Aşk vardı...
bir keresinde aşağılarda bir yerde yazmıştım bir yüzünü
Ters yüzünü yazayım diyorum şimdi de...
Bu romantizm teranesinden pek anlamıyorum ben. (elime geldi ya terane doğru mudur acaba onu da bilmem)
Olabilir ki; bir insanın gözlerinin içine bakıp "seni seviyorum sevgilim" demeyeli bayaa var.
Ama bunun bir sebebi var:
1,2 bilemedin 3 olsun, insan gerçekten öyle demek istediği için der.
Gerisi yine aynı terane (yok kesin yanlış yazıyorum ben bunu)
O an söylemeyesin gelir ama alışkanlıktan biraz,
hoş tutma arzusundan biraz,
ondan biraz, bundan biraz...
Söyleyiverirsin ezbere.
Elin sevgili dediğinin eline yapışır da herkese ilan edersin mallığını..
Kimse kızmasın. "Bu benim malım , ben de onun" durumu bu..
En acısı hem de ezbere mallık.
yoksa insan bilse mallığını da "yok kardeşim mallığım en önemli varlığım" dese amenna (bu da yanlış olabilir bak)
Kabul ediyorum maldım bir zamanlar. Hatta bir keresinde öyle bir malıydım ki malımın, öyle hoşnut, öyle acılı, öyle mutlu, öyle aşık.. ama mallığım mal varlığımın kaybına neden oldu, bilen bunu da gayet iyi bilir.
Uzatmayalım...
Ne tanımına giresim var kardeşim birinin ne de eline yapışasım.
İstemediğim hiçbirşeyi yaşamak istemiyorum. Bencilim ulan, sevdiğimin arzunu da düşünmüyorum.
Amaaa...
Ben sevmiyor muyum, tutmuyor muyum el, dillendirmiyor muyum aşk...
yaparım, pek de güzel yaparım, hem de beni sevmesini beklemeden, istemeden severim ben elmayı. Elma da beni sevmeyiversin çok da tın.
Ama değerli elma biraz kibarlık nedir bilsin. Elmalığıyla havalara kalkacaksa, elma olmaktan çıkar o zaman, ya da belki çıkmaz ama bir kendine çıkmaz işte. Bakar o zaman elmalığıyla aynaya, oh der elma elma güzel elma.
Demem o ki, kimse bilmiyorsa sen elmasın, sevmiyorsa seni, bence biraz düşün bakalım ne kadar elmasın.
Eğlenceli bir anlatım diliyle yine biraz uzattım ben bu mevzuyu...
Neden ters yüzü bu, o aşkın deyivereyim de bitsin bu iş:
O Aşk; insanı yerinden, yurdundan, ruhundan eden, özgürce ilan edilen de edildikçe artan aşk var ya...
Gün geliyor insanın gururuna yeniliyor, aşk halinin, ya da kişinin kendi halinin aşağılanmasına dayanamıyor.
Oysa
Elma zannediyor ki; pek kıymetli, varsa vereceği sevgisi, düşünemiyor ki sen ona elmasın onun sana olduğu kadar...
zilyon tane kelime vardı kafamda, ard arda gelince kimine göre anlamlı çıkarımlara varacak ama teknolojinin eline düşmüşüm ya bir kere güm oldu gitti hepsi. Ama bilinir önceki bir yazıdan bendeniz biraz inatçıyım, yine de aldırdım elimi bu internet denen illete ki hiç değilse kafamın köşesini paylaşma hamlemi yapayım..
İşte hamle budur:
Aşk vardı...
bir keresinde aşağılarda bir yerde yazmıştım bir yüzünü
Ters yüzünü yazayım diyorum şimdi de...
Bu romantizm teranesinden pek anlamıyorum ben. (elime geldi ya terane doğru mudur acaba onu da bilmem)
Olabilir ki; bir insanın gözlerinin içine bakıp "seni seviyorum sevgilim" demeyeli bayaa var.
Ama bunun bir sebebi var:
1,2 bilemedin 3 olsun, insan gerçekten öyle demek istediği için der.
Gerisi yine aynı terane (yok kesin yanlış yazıyorum ben bunu)
O an söylemeyesin gelir ama alışkanlıktan biraz,
hoş tutma arzusundan biraz,
ondan biraz, bundan biraz...
Söyleyiverirsin ezbere.
Elin sevgili dediğinin eline yapışır da herkese ilan edersin mallığını..
Kimse kızmasın. "Bu benim malım , ben de onun" durumu bu..
En acısı hem de ezbere mallık.
yoksa insan bilse mallığını da "yok kardeşim mallığım en önemli varlığım" dese amenna (bu da yanlış olabilir bak)
Kabul ediyorum maldım bir zamanlar. Hatta bir keresinde öyle bir malıydım ki malımın, öyle hoşnut, öyle acılı, öyle mutlu, öyle aşık.. ama mallığım mal varlığımın kaybına neden oldu, bilen bunu da gayet iyi bilir.
Uzatmayalım...
Ne tanımına giresim var kardeşim birinin ne de eline yapışasım.
İstemediğim hiçbirşeyi yaşamak istemiyorum. Bencilim ulan, sevdiğimin arzunu da düşünmüyorum.
Amaaa...
Ben sevmiyor muyum, tutmuyor muyum el, dillendirmiyor muyum aşk...
yaparım, pek de güzel yaparım, hem de beni sevmesini beklemeden, istemeden severim ben elmayı. Elma da beni sevmeyiversin çok da tın.
Ama değerli elma biraz kibarlık nedir bilsin. Elmalığıyla havalara kalkacaksa, elma olmaktan çıkar o zaman, ya da belki çıkmaz ama bir kendine çıkmaz işte. Bakar o zaman elmalığıyla aynaya, oh der elma elma güzel elma.
Demem o ki, kimse bilmiyorsa sen elmasın, sevmiyorsa seni, bence biraz düşün bakalım ne kadar elmasın.
Eğlenceli bir anlatım diliyle yine biraz uzattım ben bu mevzuyu...
Neden ters yüzü bu, o aşkın deyivereyim de bitsin bu iş:
O Aşk; insanı yerinden, yurdundan, ruhundan eden, özgürce ilan edilen de edildikçe artan aşk var ya...
Gün geliyor insanın gururuna yeniliyor, aşk halinin, ya da kişinin kendi halinin aşağılanmasına dayanamıyor.
Oysa
Elma zannediyor ki; pek kıymetli, varsa vereceği sevgisi, düşünemiyor ki sen ona elmasın onun sana olduğu kadar...
18 Kasım 2009 Çarşamba
EZBER
Şu ezber meselesine, bilen bilir, hep takığım ben.
Artık diyorum, dillendireyim ellerimle de bir göreceli artı daha koyayım evrensel yokluğuma.
Ezber; güzel dostum,
sanki ihtiyacın varmış gibi,
Eğitilmeye çalışıldığın ilkokulda eline tıkıştırılan bir şiir değil sadece.
O şiirin içindeki derdi de ezberliyorsun.
Yetmedi!
O şiiri eline veren, kendini ezberletiyor sana,
Senin gün geldiğinde o olman için eğitiyor seni.
Çirkefliğe gerek yok kuşkusuz bir tek şiirle yapmıyor bunu,
Hatta
Kendi de başkasını ezberlediğinden, bilerek de yapmıyor.
Yani ne oldu?
Sen "eğitilmişliğinle” büyütüldüğünde; ezber bir o, ezber bir bu oluyorsun.
İster yedirilen siyasal bir ideoloji olsun, ister dinsel, ister tensel…
Farkında mısın?
Yemek yemek bile ezber.
Ulan ben sabah, öğle, akşam yiyorum da
Yahu kardeşim neden, diye soruyor musun?
Çirkefliğe gerek yok; elbette ki fiziksel olarak ihtiyaçların olduğu
Yoksa
Bedensel hayatına devam edemeyeceğin söyleniyor.
Ama aslında bu da ezber
Sen hiç açlıktan öldün mü?
Ölecek kadar aç kaldın mı?
Milyonlarca örnek işte
sen o ucundan tut, ben bu…
Ama tut, bil, gör.
Çirkefliğe gerek yok; emir, ukalalık, zart zurt başka bir ezber tanımlamadan değil bu kip.
Zaten sen olan benin bir halt becerdiğinden de değil.
Yazdıkça algısal güzellikten çıkan yazımlarım şımarıklıktan değil.
Kaygı bu galiba, belki.
Ya da kaygısızlıktan da olabilir.
Yazım’ın (yok iyelik değil o) özü şu ki;
Deneyimle sindirmediğin,
bildiğin benliğinden sıyrılıp başka gözlerle (yok, yok çirkeflik yok; başkasının gözü demek değil o)(belki gözsüz) görmediğin
her şey, bir o kadar hiçbir şey,
zannettiğin gibi senin kararın değil,
yazık ki senin seçtiğin hayatın (hoş o ne demek ayrı konu, onu da bilen yok ya) hiç değil.
Özgür irade; şu göreceli zamanda, zannettiğin gibi sahip olduğun bir halt mı acaba?
Al sana Paradoks işte!!!
Acaba kaybolmak mı?
Ama kaybolduğun bilinmiyorsa bir tarafça, kaybolmuşluğunun fark edilmez gerçekliği senin kadar kayıp olacak aslında. "Yok" değil; kayıp, giz, bakarsın biraz da sır…
Artık diyorum, dillendireyim ellerimle de bir göreceli artı daha koyayım evrensel yokluğuma.
Ezber; güzel dostum,
sanki ihtiyacın varmış gibi,
Eğitilmeye çalışıldığın ilkokulda eline tıkıştırılan bir şiir değil sadece.
O şiirin içindeki derdi de ezberliyorsun.
Yetmedi!
O şiiri eline veren, kendini ezberletiyor sana,
Senin gün geldiğinde o olman için eğitiyor seni.
Çirkefliğe gerek yok kuşkusuz bir tek şiirle yapmıyor bunu,
Hatta
Kendi de başkasını ezberlediğinden, bilerek de yapmıyor.
Yani ne oldu?
Sen "eğitilmişliğinle” büyütüldüğünde; ezber bir o, ezber bir bu oluyorsun.
İster yedirilen siyasal bir ideoloji olsun, ister dinsel, ister tensel…
Farkında mısın?
Yemek yemek bile ezber.
Ulan ben sabah, öğle, akşam yiyorum da
Yahu kardeşim neden, diye soruyor musun?
Çirkefliğe gerek yok; elbette ki fiziksel olarak ihtiyaçların olduğu
Yoksa
Bedensel hayatına devam edemeyeceğin söyleniyor.
Ama aslında bu da ezber
Sen hiç açlıktan öldün mü?
Ölecek kadar aç kaldın mı?
Milyonlarca örnek işte
sen o ucundan tut, ben bu…
Ama tut, bil, gör.
Çirkefliğe gerek yok; emir, ukalalık, zart zurt başka bir ezber tanımlamadan değil bu kip.
Zaten sen olan benin bir halt becerdiğinden de değil.
Yazdıkça algısal güzellikten çıkan yazımlarım şımarıklıktan değil.
Kaygı bu galiba, belki.
Ya da kaygısızlıktan da olabilir.
Yazım’ın (yok iyelik değil o) özü şu ki;
Deneyimle sindirmediğin,
bildiğin benliğinden sıyrılıp başka gözlerle (yok, yok çirkeflik yok; başkasının gözü demek değil o)(belki gözsüz) görmediğin
her şey, bir o kadar hiçbir şey,
zannettiğin gibi senin kararın değil,
yazık ki senin seçtiğin hayatın (hoş o ne demek ayrı konu, onu da bilen yok ya) hiç değil.
Özgür irade; şu göreceli zamanda, zannettiğin gibi sahip olduğun bir halt mı acaba?
Al sana Paradoks işte!!!
Acaba kaybolmak mı?
Ama kaybolduğun bilinmiyorsa bir tarafça, kaybolmuşluğunun fark edilmez gerçekliği senin kadar kayıp olacak aslında. "Yok" değil; kayıp, giz, bakarsın biraz da sır…
11 Kasım 2009 Çarşamba
GÖRECE
Ofisin zamanından çalıyorum, zevkle
Göreceli zamandan göreceli üçkağıt.
Yağmur nefesimizi tazelemek için yağarken Antalya sokaklarına, ben hapis hayatımın ezber hırsızlıkları içinde debeleniyorum.
Değiştirmek istiyorum ya dünyayı, hiç durmadan konuşuyorum, tutkum; tek benim bildiğimin doğruluğuna taptığımdan sanılıyor.
Açıklama yapmalıyım:
Farkına vardığım bildiklerimin, aslında çok da var olmayan şimdide, doğruluğuna inandığım doğrudur.
Çünkü
Daha önce dillendirdiğim üzere hepsini kendim buldum. Dikkat çekmek isterim; kendim buldum, fakat kendime, mutlaka bir tek ben değil. Dolayısıyla hepsine inanıyor, hepsini savunuyor, kendi elimdeki, beni tatmin etmiş bilgimi paylaşıyorum.
Soruyu soralım;
- Ey çok bilmiş, fakat aslında yaşı bilmeye yetmez kişi, benim de senin bulduklarına inanmam mı gerek?
- Hayır. Paylaşırkenki amaç bu değil, dikte etmek değil bilgi vermek. Ne zaman ki insan bir veriyi kafasında işleyip, gerçekliyor ve kullanılabilir kanıtlanmış bir bilgi haline dönüştürüyor, o zaman ki; zaten bulduğu şeyin en yeni, en gerçek, illa derecelendireceksek, en üst bilgi olduğunu düşünüyor. Eğer ki gelip kendisinin geçtiği ve kapattığı yerleri açar, buna dair bir fikir belirtirseniz, ancak dinlenebilir ve hoş görülebilirsiniz. Çünkü bu kişi, sizin fikrinizin doğruluğunu sorgulamıyor, çünkü yanlışlığına karar vermiş.
- Yani benim fikrim yanlış, bir seninkiler doğru??
- Hayır. Herkesin doğrusu da yanlışı da kendine. Bana bu doğru, kendi doğrumu savunurum, savunurken isterim ki sen benim, sen gibi düşünürken sorduğum soruları sor, cevapları ara. Hiç olmadı benim sana sorduğum sorulara cevap ver. Dön, bak kendine, sen de aynı şeyi yapıyorsun aslında. Çünkü; herkesin doğrusu da yanlışı da kendine.
- Dogmacılık bu, tartışılmaz fikirlerini paylaşıyorsun yüce bilge?
- Ben de düşündüm acaba öyle mi diye. Ama değişebilirliğini reddetmiyorum ki, sen bana kanıtlarını sun, sorgulama sonuçlarını göster, beni ikna et. İkna olma potansiyelim var, yeter ki çıkarımların benim mantığımla ters düşmesin. Bir de tabii açı işi var. Bazen benim olduğum yerden görünmüyordur belki senin düşüncelerinin mantıklılığı, tıpkı bazen senin oradan görünmediği gibi benimkilerin.
Kabul etmek gerekiyor ki, bu laf kalabalığının söylemek istediği birkaç tek kelime var: Görece, Algı, Farkındalık…
Agresif üslubum; hareketlerimin gerekçelerini görmelerini, beklemek istemediğim için insanların. Yaptıklarının nedenlerini açıklayan bir insanım, bunu da hissettirmeden sinsice yapmak istemiyorum, yüzüne, gözüne, ruhuna vurmak istiyorum karşımdakinin.
Sevdiğim adama, nedenini anlayamasa da, Seni Çok Seviyorum diye tekrarlamalarım da bundan, olur da bir hareket benden ona başka giderse algıdan kelli, aklında dönsün dursun diye cümlem.
Yanlış yapınca, dile getirip özür dilemem de, reddederken bile açıklama yapmam da bundan... ve o da, ve bu da....
Yani anlayacağınız hiç durmadan konuşuyorum ama, hep kelimelerin yettiği kadar anlatayım hiç değilse diye… Çünkü hareketin gidişatı da bir o kadar görece...
Göreceli zamandan göreceli üçkağıt.
Yağmur nefesimizi tazelemek için yağarken Antalya sokaklarına, ben hapis hayatımın ezber hırsızlıkları içinde debeleniyorum.
Değiştirmek istiyorum ya dünyayı, hiç durmadan konuşuyorum, tutkum; tek benim bildiğimin doğruluğuna taptığımdan sanılıyor.
Açıklama yapmalıyım:
Farkına vardığım bildiklerimin, aslında çok da var olmayan şimdide, doğruluğuna inandığım doğrudur.
Çünkü
Daha önce dillendirdiğim üzere hepsini kendim buldum. Dikkat çekmek isterim; kendim buldum, fakat kendime, mutlaka bir tek ben değil. Dolayısıyla hepsine inanıyor, hepsini savunuyor, kendi elimdeki, beni tatmin etmiş bilgimi paylaşıyorum.
Soruyu soralım;
- Ey çok bilmiş, fakat aslında yaşı bilmeye yetmez kişi, benim de senin bulduklarına inanmam mı gerek?
- Hayır. Paylaşırkenki amaç bu değil, dikte etmek değil bilgi vermek. Ne zaman ki insan bir veriyi kafasında işleyip, gerçekliyor ve kullanılabilir kanıtlanmış bir bilgi haline dönüştürüyor, o zaman ki; zaten bulduğu şeyin en yeni, en gerçek, illa derecelendireceksek, en üst bilgi olduğunu düşünüyor. Eğer ki gelip kendisinin geçtiği ve kapattığı yerleri açar, buna dair bir fikir belirtirseniz, ancak dinlenebilir ve hoş görülebilirsiniz. Çünkü bu kişi, sizin fikrinizin doğruluğunu sorgulamıyor, çünkü yanlışlığına karar vermiş.
- Yani benim fikrim yanlış, bir seninkiler doğru??
- Hayır. Herkesin doğrusu da yanlışı da kendine. Bana bu doğru, kendi doğrumu savunurum, savunurken isterim ki sen benim, sen gibi düşünürken sorduğum soruları sor, cevapları ara. Hiç olmadı benim sana sorduğum sorulara cevap ver. Dön, bak kendine, sen de aynı şeyi yapıyorsun aslında. Çünkü; herkesin doğrusu da yanlışı da kendine.
- Dogmacılık bu, tartışılmaz fikirlerini paylaşıyorsun yüce bilge?
- Ben de düşündüm acaba öyle mi diye. Ama değişebilirliğini reddetmiyorum ki, sen bana kanıtlarını sun, sorgulama sonuçlarını göster, beni ikna et. İkna olma potansiyelim var, yeter ki çıkarımların benim mantığımla ters düşmesin. Bir de tabii açı işi var. Bazen benim olduğum yerden görünmüyordur belki senin düşüncelerinin mantıklılığı, tıpkı bazen senin oradan görünmediği gibi benimkilerin.
Kabul etmek gerekiyor ki, bu laf kalabalığının söylemek istediği birkaç tek kelime var: Görece, Algı, Farkındalık…
Agresif üslubum; hareketlerimin gerekçelerini görmelerini, beklemek istemediğim için insanların. Yaptıklarının nedenlerini açıklayan bir insanım, bunu da hissettirmeden sinsice yapmak istemiyorum, yüzüne, gözüne, ruhuna vurmak istiyorum karşımdakinin.
Sevdiğim adama, nedenini anlayamasa da, Seni Çok Seviyorum diye tekrarlamalarım da bundan, olur da bir hareket benden ona başka giderse algıdan kelli, aklında dönsün dursun diye cümlem.
Yanlış yapınca, dile getirip özür dilemem de, reddederken bile açıklama yapmam da bundan... ve o da, ve bu da....
Yani anlayacağınız hiç durmadan konuşuyorum ama, hep kelimelerin yettiği kadar anlatayım hiç değilse diye… Çünkü hareketin gidişatı da bir o kadar görece...
6 Kasım 2009 Cuma
SINIR
Boş boş bakıyorum ekrana, yazmak istiyorum ama ne, ama ne...
Kafam darmadağın
her zaman ki gibi belki
Yapı olarak pek alışkın değilim boşvermeye ve şimdiye kadar çok da haklıydım.
Kendime verdiğim zararlar, sonuçlar düşünüldüğünde hep bir yarara dönüşmüştü, bazen benim için bazen sadece bir başkası için.
Şimdi, acımın altından kalkamıyorum, kulaklarımda çınlayan DOGS'a rağmen. Mükemmellik bu işte, mükemmel olan tek şey şimdiye kadar gördüğüm, duyduğum, hiçbirini yapmadan sadece bildiğim, bu. Pink Floyd bu, nasıl da kanıtı zamansızlığın...
........................
O kadar da özel değil,
tanıyanlar bilir
zaten pek severim acımasını ruhumun,
orda olduğunu unutmayayım diye
hep acıtıyorum biraz da özellikle
Ama biraz baskın çıktı boşvermişliğin acısı
Şimdi onu, yani ruhumu kaybetme noktasında
Öyle bir çelişki ki bu
kaybetmemek için boşvermem gerekiyor
en azından gibi geliyor
Ama boşverirsem
o da kaybetmişliğin bir göstergesi olmayacak mı??
Çıkamıyorum içinden,
Üzgün de değilim,
Kızgın ya da kırgın.
Değişen hiçbirşey yok algımda.
isteğim de var ama
Öyle bir çelişki ki
istediklerimi yapmamak istiyorum artık
Ama
Onları yapmayınca kaybetmiş olmuyor muyum
Akışı...
Geçen gün nerede olduğunu bilmediğinden gidemediğini yazmış biri (ya da en azından ben öyle anladım)
Oysa gitmek için sadece gideceğin yeri bilmek yeterli değil mi?
Hem o zaman eylemin gerçekleştirildiğinde tarafından
artık yerini de bilmiş olmaz mısın?
BÖyle, diyeceğimi demeden duramıyorum.
İlgilisi tarafından bilinsin ya da bilinmesin...
Sonra kendime soruyorum
Nedir bu inat?
Neye karşı, neden karşı da yanında değil?
Yandan göremiyorum belki de neyle beraber olduğumu...
Komplekslerim, egom, aklım, ruhum...
Hepsi ben'im.
Kendime dönüyorum ben.
Başka çarem yok çünkü
kimsenin beni göremediği gibi gerçekten
ben de göremiyorum kimseyi kendimi gördüğüm gibi.
Kelimeler yetmiyor ki anlatmaya, hareketler...
PIGSe kulak verirken ben,
sen bilemiyorsun ne geçtiğini içimden,
yazmama rağmen.
Buraya kadar okuman da boşuna bunu,
çünkü benim yazmam sadece bencillikten.
Ben öyle bencil biriyim ki,
okumazdım bile buraya kadar,
uzadıkça uzayan,
saçma,
dengesiz,
çelişki yığını
lafları, eğer senin olsalardı.
Ama herkes de başka be kardeşim.
Kimisi bencil benim gibi yazmaktan
kimisi bencil senin gibi okumaktan.
Başkaları için yapılan güzellikler bile
aslında etsin belki de insan kendini tatmin diye.
Kafam darmadağın
her zaman ki gibi belki
Yapı olarak pek alışkın değilim boşvermeye ve şimdiye kadar çok da haklıydım.
Kendime verdiğim zararlar, sonuçlar düşünüldüğünde hep bir yarara dönüşmüştü, bazen benim için bazen sadece bir başkası için.
Şimdi, acımın altından kalkamıyorum, kulaklarımda çınlayan DOGS'a rağmen. Mükemmellik bu işte, mükemmel olan tek şey şimdiye kadar gördüğüm, duyduğum, hiçbirini yapmadan sadece bildiğim, bu. Pink Floyd bu, nasıl da kanıtı zamansızlığın...
........................
O kadar da özel değil,
tanıyanlar bilir
zaten pek severim acımasını ruhumun,
orda olduğunu unutmayayım diye
hep acıtıyorum biraz da özellikle
Ama biraz baskın çıktı boşvermişliğin acısı
Şimdi onu, yani ruhumu kaybetme noktasında
Öyle bir çelişki ki bu
kaybetmemek için boşvermem gerekiyor
en azından gibi geliyor
Ama boşverirsem
o da kaybetmişliğin bir göstergesi olmayacak mı??
Çıkamıyorum içinden,
Üzgün de değilim,
Kızgın ya da kırgın.
Değişen hiçbirşey yok algımda.
isteğim de var ama
Öyle bir çelişki ki
istediklerimi yapmamak istiyorum artık
Ama
Onları yapmayınca kaybetmiş olmuyor muyum
Akışı...
Geçen gün nerede olduğunu bilmediğinden gidemediğini yazmış biri (ya da en azından ben öyle anladım)
Oysa gitmek için sadece gideceğin yeri bilmek yeterli değil mi?
Hem o zaman eylemin gerçekleştirildiğinde tarafından
artık yerini de bilmiş olmaz mısın?
BÖyle, diyeceğimi demeden duramıyorum.
İlgilisi tarafından bilinsin ya da bilinmesin...
Sonra kendime soruyorum
Nedir bu inat?
Neye karşı, neden karşı da yanında değil?
Yandan göremiyorum belki de neyle beraber olduğumu...
Komplekslerim, egom, aklım, ruhum...
Hepsi ben'im.
Kendime dönüyorum ben.
Başka çarem yok çünkü
kimsenin beni göremediği gibi gerçekten
ben de göremiyorum kimseyi kendimi gördüğüm gibi.
Kelimeler yetmiyor ki anlatmaya, hareketler...
PIGSe kulak verirken ben,
sen bilemiyorsun ne geçtiğini içimden,
yazmama rağmen.
Buraya kadar okuman da boşuna bunu,
çünkü benim yazmam sadece bencillikten.
Ben öyle bencil biriyim ki,
okumazdım bile buraya kadar,
uzadıkça uzayan,
saçma,
dengesiz,
çelişki yığını
lafları, eğer senin olsalardı.
Ama herkes de başka be kardeşim.
Kimisi bencil benim gibi yazmaktan
kimisi bencil senin gibi okumaktan.
Başkaları için yapılan güzellikler bile
aslında etsin belki de insan kendini tatmin diye.
3 Kasım 2009 Salı
45" SİGARAM
Çalışıyorum ben, tıpkı dünyanın pek çok insanı gibi... Ben, kar amacı gütmeyen bir meslek kuruluşunda çalışıyorum, dolayısıyla mükemmel parasal ya da manevi karlar elde etmiyorum.
Rahat bir işim var, öyle büyük sorumluluklar, hırslar, hiç bitmeyen çalışma saatleri yok, kendi tercihim bu, çünkü yaşamak için çalışmak benim için daha iyi, çalışmak için yaşamak değil. Yalnız sadece daha iyi, çünkü ideali aslında çalışmadan yaşamak, yani bir "iş"te.
Bir süredir kontrolünü kaybetiğini düşünen sevgili üstüm, bir direktif ile ofisteki terasımızda sigara içilmesini YASAKLADI. Anahtarını aldı açık alanımızın ve kilitli tutuyor. İlkokul çocuğu muamelesi yaparak, bizleri mümkün olan, şimdi, bu şekilde aşağılayarak KONTROLü ele alıyor yeniden.
Çok sinirleniyoruz önce, bizi nasıl böyle aşağılar diyoruz.
Diyoruz ki, egosunu tatmin etmek için, bizleri kullanıyor, ki kullabilir çünkü öncelikle kullanmasını engelleyecek hiçbir yasa yok, bu tamamen onun İNSİYATİFine kalmış.
Sonra biraz düşünüyoruz nedir bu tatminsizliğin nedeni?
Yalan bir saygıyı sevgi gibi işleyebilir algısına. Kendisinden uzaklaştırdığı bizleri mecbur bıraktığı yalan gülümsemelerimizi, belki de özel hayatında hiç yaşayamadığı SEVGİnin yerine kullanabilir.
Sonra bir gün geçiyor, öfkemizin üstüne yatıyoruz ve istifa etme araştırmaları, yasa okumalar hep geride kalıyor.
Karar veriyoruz, Ghandinin güzel sözüne dayanarak; bizlere eziyet edenleri bağışlıyoruz, çünkü onların da kurtarılmaya ihtiyacı var(gerçi belki tam çevirmemişimdir ama bence anlaşıldı).
Biz yine de seviyoruz, sayıyoruz ÜSTümüzü, üstümüze çıksa da. Yalan gülmelerle, şapşal saygılarla nefret besleyeceğimize, herşeye rağmen bir İNSAN gibi yapılması gerekeni yapmaya KARAR veriyoruz.
Kendimi daha iyi hissediyorum şimdi, ofiste birşey değiştiği için değil, sigara mühim değil. Daha iyi hissediyorum; kin sevgimi yenemediği için, gözüm körelip, yanlışlara çarpmadığı için...
Rahat bir işim var, öyle büyük sorumluluklar, hırslar, hiç bitmeyen çalışma saatleri yok, kendi tercihim bu, çünkü yaşamak için çalışmak benim için daha iyi, çalışmak için yaşamak değil. Yalnız sadece daha iyi, çünkü ideali aslında çalışmadan yaşamak, yani bir "iş"te.
Bir süredir kontrolünü kaybetiğini düşünen sevgili üstüm, bir direktif ile ofisteki terasımızda sigara içilmesini YASAKLADI. Anahtarını aldı açık alanımızın ve kilitli tutuyor. İlkokul çocuğu muamelesi yaparak, bizleri mümkün olan, şimdi, bu şekilde aşağılayarak KONTROLü ele alıyor yeniden.
Çok sinirleniyoruz önce, bizi nasıl böyle aşağılar diyoruz.
Diyoruz ki, egosunu tatmin etmek için, bizleri kullanıyor, ki kullabilir çünkü öncelikle kullanmasını engelleyecek hiçbir yasa yok, bu tamamen onun İNSİYATİFine kalmış.
Sonra biraz düşünüyoruz nedir bu tatminsizliğin nedeni?
Yalan bir saygıyı sevgi gibi işleyebilir algısına. Kendisinden uzaklaştırdığı bizleri mecbur bıraktığı yalan gülümsemelerimizi, belki de özel hayatında hiç yaşayamadığı SEVGİnin yerine kullanabilir.
Sonra bir gün geçiyor, öfkemizin üstüne yatıyoruz ve istifa etme araştırmaları, yasa okumalar hep geride kalıyor.
Karar veriyoruz, Ghandinin güzel sözüne dayanarak; bizlere eziyet edenleri bağışlıyoruz, çünkü onların da kurtarılmaya ihtiyacı var(gerçi belki tam çevirmemişimdir ama bence anlaşıldı).
Biz yine de seviyoruz, sayıyoruz ÜSTümüzü, üstümüze çıksa da. Yalan gülmelerle, şapşal saygılarla nefret besleyeceğimize, herşeye rağmen bir İNSAN gibi yapılması gerekeni yapmaya KARAR veriyoruz.
Kendimi daha iyi hissediyorum şimdi, ofiste birşey değiştiği için değil, sigara mühim değil. Daha iyi hissediyorum; kin sevgimi yenemediği için, gözüm körelip, yanlışlara çarpmadığı için...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)