24 Mayıs 2010 Pazartesi

BİT

Hayatı kontrol et
Etrafı kontrol et
Paranı kontrol et
aşkını kontrol et

Sorumlu ol tüm yaşamından
Etrafındakilerin yaşamından

tut kendini, ayıp olur öpüşme

tut kendini, ayıp olur didişme

Sakın ha elalemin yanında söylenme
Orda burda dırdır etme
İçinden gelsin ama sadece içine gelsin
her içine geleni dışına verme

Toplum bu
birlikte yaşamayı öğren

uyum sağla
kendini kuyuya bağla
çağrışım yaptı
hiç durmadan ağla
ama evde tek başına ağla

Sev ama söylemekten utan
sevme ama söylemekten utan
bir sev bir sevme ama onu da söyleme
dengesizliğini görmesin kimse
ne o öyle çocuk gibi
büyük gibi
çok büyüğüm

küçüklüğümü gördükçe büyütüyorum kendimi
büyüttükçe küçülüyorum.

Gitmek istiyorum.
Hafızalardan
Yaşamlardan
İnsanlardan
İçim parçalansın
ruhumu dikenli teller sarsın
beynim kanasın acıdan

Bittim ben
Birilerinin kafasında bir bittim.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

ATLAS ZAMANI

Herşey hazır.

kulakta beirut...
İçimi dökeyim.
Yok içimde kalsın.
Dışımı dökeyim, derim değişsin, tenimle birlikte ruhum değişsin. İçim değişsin.
Değişimi kabul etmek değişmek için yeterli olmuyor.
Hazırım, değişimi kabul ediyorum.
Palavra.
Kendini beğenmişlik, oturuyor değişimin üzerine demirden kafes gibi.
Bezdikçe kendinden, daha çok seviyorsun, açık görüşlü olduğun için.
Hayat dediğin, kendi kendini beğenip, tam da isteklerine göre kurduğun bir sirkten ibaret.
Yaşamı seviyorsun çünkü kendini çok seviyorsun. Vazgeçtikçe daha çok seviyorsun.

İçelim, içelim... we drink tonight we drink to die.

Ölüme yakın olup, yanından kayalım. Kendimizi almasın elimizden.
Ölüm kadar aşk.

Çenen düşük olduğu kadar elin de düşük.
Konudan konuya geç.
İnsan özgür olmaya mahkum mu edilmiş gerçekten.
Üzerinde düşünürken, kendime baktıkça, kendimce tanımladığım bu güzelim cümleye kendimi kaptırmadan edemiyorum.
Ben şahsen bizzat bir tek kendim.
Herkes kayıp, yok, hiç.
Hiçliğine varmak için benden başka kim gerekir sana.
yok tuzak cümle bu. hiçbir zaman hiç olamayacaksın.

Ne halt tanımlayamam belki ama. Herşey tastamam.
Tası tarağı toplayıp geleyim buraya. O zaman yarım olur diye gelemem.

Yok,
Dünyaya yazık olur diye kendimden vazgeçemem.

Verin elime Puslu kıtalar Atlasımı, hayallerimi gerçek yapma zamanı gelsin artık.

BARDAK TAMAMEN DOLU

hava soğuk,
yanımızda hiç pantolon ya da kazak yok
yatak hava açırdı
mat yok, uyku tulumu yok

Denize giremiyorum, herşeyim hazırdı ama suyu saramıyorum.


Neverland'de!

mayıs ayında sonbaharı yaşıyoruz, renkler, ağaçlar muhteşem
Taşla aramızdakileri kaldırdık, birbirimizi hissediyoruz,
tanışıp samimi oluruz.

Yağmur heryerimizi sarıyor.

21 Mayıs 2010 Cuma

...

Temiz bir dünyayı kirletiyor olmanın verdiği azap var vicdanımda.
O farkında bile değilken, dahası bunu almak için kucak açarken,
ellerine nasıl da koyuveriyorum, sanılan gerçeklerin acımasızlığını.

Hiç incitmek istemiyorum onu,
bilmemek bilmekten iyiymiş gördüm.
bildirmek istemiyorum.

Ama çıkmaz sokak
Gitsen acıdan
kalsan yaşamdan
açılır gözleri

yıllar önce yellow demişti ki:

kötüsün, kötü, kötü...

Kabul etmemek elde mi...

17 Mayıs 2010 Pazartesi

ISTANBUL LOVES YOU

Tek başınayken, yalnızlığa katlanabilir mi insan?

Seni tutacak tek el, kendini tutamazken...

Nasıl yaşanır ki?

Taşkınlıklar olabilir
İçki fazla kaçabilir
Eğlencen hiç bitmeyebilir

Taşıdığın sorumluluk
yüzüne gülümseme,
diline güç
diye yapışabilir.

Çaresizlik,
kollarında kırmızı çiziklere dönüşebilir.

Yalvarırım hatırla:

İnsan, sadece tutan elden ibaret değil.
El gitse de tutmayı bırakacak değil.

15 Mayıs 2010 Cumartesi

GERZEK SHOW

Geçen düşündüm:
Yiğidi öldür hakkını yeme diye bir atasözü var ki belirtmem gerek genellikle kullanırım atasözü ve deyim, ama ne abuk subuk, savaş yanlısı saçma bir laftır o. Ulan herifi öldürmüşsün, daha hangi hakkı kalmış yenecek ya da yenmeyecek. Bir insana böyle bir laf söylenir mi ya.
Öldürme kardeşim yiğidi, oturun, konuşun, orta bir yol bulun, birbirinizi azcık alttan alıverin, bir yeriniz eksilmez böyle yaparsanız.

adam olun lan...

kavga edin,kusun ama küsmeyin gerzekler.
Milletin arkasından konuşacağınıza yüzüne iki laf edecek kadar er olun. Düşünmeye, başkasına söylemeye utanmıyorsunuz da kişinin kendine gitmeye mi utanıyorsunuz. Yoksa tümden sildiniz de çene yormaya gerek mi görmediniz, ulan o zaman başkasına ne diye dillendiriyorsunuz.
İnsan insandan vazgeçer mi.

Utanın ulan...
Kendinizi var sanmaktan utanın azcık...

aman be

Kavga ediyoruz:

Kavga için aranmış kişi: Eğer hiç kimse seni anlamıyorsa belki de sen anlatamıyorsundur.

Ben: ne saçma şey ya. ulan ben anlatamıyorum ya da karşımdaki mal, kulağı sağır, kafası duman, neyse ne. Netice itibariyle gerekçesi ne olursa olsun sonuç aynı. Anlattıklarım anlaşılmıyor. Bir de yanlış anlaşılmaya bir sinir oluyorum. Ne demek yanlış anlaşılmak, sen "a" anlatıyorsun, karşındaki "b" anlıyor. eeee yani anlamıyor seni. Bu laflar hep iletişimsizliğin hafifliğine gitmek için uydurulmuş bahaneler.
Kibar olalım ve anladın mı yerine anlatabildim mi diyelim.
Ben de öyle derim aslında ama gerçekten bir saçma, yani adam ne anlatacağımı biliyor mu ki, anlatıp anlatamadığımı bilecek??
Yersiz kibarlıklar ama yapıyoruz işte. Zaten hiç üzerine düşünmediğimizden oluyor hep bu saçmalıklar.

14 Mayıs 2010 Cuma

BENCE

İnsan hareketlerinin gerekçelerini görmek için kendini,
sonuçlarını görmek için de başkasını dinlemeli.

NE...

İkiyüzlülüğün karası üstüme çalınırken...

Kendini bilmezliğin elleri boğazımı sıkıyor.

Dışlanmışlığımın gölgesine saklanıp
hatalarımı sayıyorum.

Acıdan kıvranıyorum.

Dünyayı taşıyorum sırtımda.
Güzelliklerini dağıtıp
acılarını içime hapsetmek istiyorum.

Acıdan kıvranıyorum.

Anlatamıyorum.

21 Nisan 2010 Çarşamba

YANGIN

Elime alsam rakıyı,
güneşi batırmak için otursam Büyükçakıllara.
Hafifçe eser kulaklarımda neverlandin rüzgarı.
Hiçbir yele benzemez o, tatlı tatlı fısıldar,
haydi bir kadeh daha...

Kaybolmaya,
acıyla kavrulmaya,
sevmeye,
sevip de nefret etmeye,

İçimizi yakar aşk, akan rakıyla, her yudumda, her nefeste.
Öylesine tutulmuşuz ki;
yaşama.

Orda,
bütün yabancılıklardan uzakta,
bütün yalancılıklardan uzakta.
Kimsek o, oysak bu olmuşuz.

Kavgasını etmiş,
ayrılıklarımızı görmez,
bildiğimizin üstünü örtmez olmuşuz.

Hal böyle olunca ne denir ki başka,
Kaş bir tek neverland bana...

Özledim Usta.
Denizler getirsin seni geri,
elimizde kadehler, dinle bıkmadan beni...

19 Nisan 2010 Pazartesi

DUMANA VEDA

Yok bıraktım.
Geliyor, kovuyorum.
Kaç kere kovulacak,
sonunda o da bıkacak.

Karşımda öylece durmuş bana bakıyor
Çağırıyor sinsice.
Ama yok.
Sevmiyorum artık onu.
Yanımdaki halini seviyorum, özlüyorum ama
içerde bıraktığı izi istemiyorum.
Beni içten içe çürüten nefesini sevmiyorum artık.
Onu sevmenin bana bu kadar zarar vermesini sevmiyorum.
Onu istemediğimi düşünerek sadece onu düşünüyor olmayı hiç istemiyorum.

Yok sayıyorum onunla olmuş olan bütün ilişkimi,
Duyduğum bütün sevgiyi,
Beraber içtiğimiz içkileri...
Yeni günler, varlığını hiç hatırlamadan geçecek.
Saymayacağım, dokunmadığım günleri...
Aramızdaki herşey bitti artık.
Bir yabancı gibi.
Tadını unutuyorum şimdi...
Hiç anmayacağım güzelliklerini.

14 Nisan 2010 Çarşamba

DELİ

Özgürce dans etmek isterdim.
Bir gün orada, bir gün burada.

Genel gerçeklerin içine tıkılmadan,
tıkıntılarımın hesabını tutmadan yaşamak isterdim.

Genel gerçekler değil, gelir geçerler olsun hayatımda.

Suya dokunmak,
üşüyeceğimi düşünmeden,
aslında hiç düşünmeden.

Dertleri dert etmeden,
Nefesi es geçmeden...

paradokslarıma hapsolmuşum ben,
özgürlüğümün hayalini kurarken
elimden alıyorum onu...

En çok sokak köpeklerini kıskanıyorum,
bir de kedileri...
Ben köleliğime adım atarken,
adamlar güneşe vermiş
yaydıkça yayıyorlar ya,
Deli oluyorum o dakka,
kıvrılıp yanına yatıveresim geliyor da
deli derler diye yapamıyorum...

YETTİ

İnsan sıkışır ya bazen, kendi çelişkisinden, kararsızlığından değil ama verdiği kararın doğruluğunu sorgulamaktan, ya da kararının çektirdiği vicdan azabından...

Kendimi bilirim,
(hoş bazen bilmezlikten de gelebilirim.)
anlatamamak sıkıştırıyor insanı,
kendi kendine, kendinden vazgeçmek de sıkıştırıyor.

Birini sevmek için neleri feda edebilir insan?
Kendini de edebilir işte.
Hoş, varlığını feda etmek mesele değil de,
yokluğunu da edebiliyor demek ki.

O kadar güzel ki benim sevgilim, onu severken acı çekmek beni acıtıyor.
Bunun sadece benimle ilgili olduğunu anlayabilir mi acaba?

O kadar seviyorum ki onu,
yok ölçütlendirmek değil bu.
Başka seviyorum işte...
Dünyanın içindeki herkesten, herşeyden, hiçbirşeyden, başka.
dengeyi mi bozuyorum, bozuluversin bir de benim için madem.
Başkaları sevmeyerek yeniden oturtuyorlar nasılsa yerine....

13 Nisan 2010 Salı

YAPRAK

Dedim ya şaşırıyorum, şaşkınlıktan doğru düşünemiyorum artık galiba ya da doğru yazamayadabilirim, bilemiyorum.
Çok da önemli değil.
Çağrışımların neler olabileceğini bilmeden yapılan hareketler,
özden gelen birliğin mesajı mıdır acaba.
Yoksa senin denk getirdiklerin, sana denk gelenler, yani işte denk mi gelir acaba?
Çok anlaşılır olmamış olabilir ama zaten kim kimi kelimelerden anlamış ki bugüne kadar.

Akan yaş, mutluluğun verdiği anlaşılmazlıktan galiba.

Bütün benliğiyle beni seven sevgilime, varlığı için teşekkür etmemek elde mi..
Onu görebildiği için kendime teşekkür etmemek...

Korkuyorum ya biraz, kendimden değil ama insanlığımdan...

Kimin ne zaman kim olduğu belli olmuyor gerçekten de...
Yaprağı bana getiren elleri, kaybettiğim yaprakları hatırlatırken, kaybetme nedenimi bildiğimi mi anlatmak istiyor acaba kaybederken.
Yoksa şimdi mi bu anlamı taşır oldu kaybedilen yapraklar.
Kayıp yapraklarımı da severim ben,
çünkü bir tek onlar sayesinde kaybetmemem gerektiğini öğrendim....

12 Nisan 2010 Pazartesi

Gribal enjeksiyon

Gözlerim içerden büyüdü, dışarıdan küçüldü. Ateş çıkarıyorlar ama rengi yok.
Görünmez ateşler çıkıyor gözlerimden.
Bir parçam bitmişlikle mücadele ederken, kollarım ve bacaklarım teslim olmuş.
Boğazımda kocaman bir düğüm, sesim sadece öksürük.
Kimbilir içeride ne savaşlar var, kimler kimlere kılıç çekmiş.
Hiçbir savaş güzellik getirmiyor işte.
Sonucunda da izini bırakacak, vücutta bir yıpranmışlık daha.

Hele ruhuma bıraktığı,
Ellerimden çaldığı güzel kelimeler,
Aklımdan çaldığı milyon düşünceler,
Zekamdan çaldığı kırıntılar...

Geçer, geçer de tam da şimdi geçmemişken, yalnız olmak koydu.
Şımarası var gönlün, ezberden belki ama var işte.
Yaslanası var ağrıyan başın bir omza.
Kendi yaptığı çorba o kadar çirkin oldu ki bu insanın,
midenin güzel, sıcak bir çorba içesi var.

E olmayınca olmuyor işte...

10 Nisan 2010 Cumartesi

OFF

o ne biçim bir duygu hareketi lan.
ama dedim bi dakkası bi dakkasını tutmaz insanoğlu olacak pisliğin diye.
Bir dakka önce maymunlar gibi aşık olup, bir dakka sonra, ulan ben ne yapıyorum diyebilir.
Dedikçe kendini aşktan dışarı atabilir.
Hemen sanrı gibi gelmeye başlar o maymuni aşk.
uyandım dedi mi bitti işte. Kısır bir çorap söküğü...
Bir tek birşey mi sebep buna, aşkı bitirmek için bir sana uymaz hareket yeter mi.
Bazen yeter bazen yeter sanırsın. Ama ikisi de aynı kapıya çıkar.
Offf sokayım, o kadar güzel ki beirut La llorona en azından aresten çarptıgım adıyla.
Oysa insan insandan vazgeçer mi, vazgeçtiklerim ben biliyordum böyle olacağını der mi.
Ne olmuş, ne olmuş.
Elif'in celallenesi gelmiş, çorabı sökmeye başlamış utanmadan.
Böyleyim işte. Buyum, bu kadar.

Görmediklerim görünür olur bir anda.
İstemem de gözüme batıverir.

kimse heveslenmesin, bu da geçer.
Hareketli bir ruh halim var.
sinirim bozuldu, dertli müzikler dinleyip, ardı arkasına sigara içiyorum.
Laf aramızda bu hali de bir seviyorum. Yaz babam yaz.
Konu dağınık olduysa kusuruma bakılmasın. Bir dahakini okumayıverin.

9 Nisan 2010 Cuma

Nefes Nefese

Dedim ki Sevgilime;
Seni ilk gördüğüm anı hatırlıyorum, hergün hatırlıyorum.

Dedi ki;
alışmadın mı daha.

Alışmadım. Alışmak da hiç istemiyorum.

Çünkü alışırsam şaşırmam...
Hergün şaşırmak istiyorum ben,
heyecanım hergün canlı,
ezberlenmiş aşk olmaz, olmasın bize de..

alışmasın hiç bana.
Şaşırsın benim gibi.

Ellerim ellerinde, nefesim nefesine karışsın...

YOK BAŞLIK MAŞLIK

oldu oldu çok oldu.
İnsanın keyfi yerinde olup, aşk başına vurunca tatlı tatlı,
aklı yetmez, eli kaleme, klavyeye değmez olur.
Kendimden özür diliyorum bunu için.
Söze de gireceğim de nereden nereye gireceğimi bilemiyorum.

İnsan evladı tabiatı itibariyle bir şekilsiz, tabiatsız kardeşim.
Nasıl oluyor da milletoğlu bu kadar dengesizken, psikoloji diye birşey var olabiliyor, onu da bir anlamıyorum hani.
Bir dakkası bir dakkasını tutmaz,
neyi sevip neyi sevmeyeceği belli olmaz,
niye sevip niye sevmediği de hiç belli olmaz.
Bütün dingilliğine rağmen egosu hiç yerle bir olmaz.
Doğa ağzına sıçar yine de onu kölesi sanır,
herşey kendine var sanır, bir tek kendine.

Başkasına verip veriştirir ama,
hergün aynaya bakar da, kendine hiç bakmaz.

Hayır asıl anlamadığım bencilliğinden ölecektir ama,
nasılsa,
ondan ölmez de kalp krizinden, zarttan zurttan ölür.

Duur ben daha çok sayarım ama saymayacağım.

Nefret ediyorum kendimden
insanlığımdan iğreniyorum.
Ama o kadar çelişiyorum ki
yine lanet insanlığımdan umut ediyorum.
Biliyorum bunu sırf insanlığımdan yapıyorum. O yüzden de yüzsüzce kendimi suçlamıyorum ben de, ben olmayanlara atıyorum suçu.
Beni yeterince düşünmeyen arkadaşıma,
Beni yeterince sevmeyen adama atıyorum.
yeterince ilgilenmeyen babama,
yeterince yaşamayan anneanneme,
Yeterince saygılı davranmayan patronuma,
Yeterince uslu durmayan kedime,

Kimin yeterincesi ulan.
Ne yüzsüz, ne terbiyesiz, ne doymak bilmez biriyim.
Varoluşuma şükredip utanmazca, özümden nefret ediyorum...
Onu ben var ediyorum ama elimden gelmezmiş gibi değiştiremiyorum.
Kendimi şiddetle kınıyorum kardeşim.
Ama siz sevgiyle kalın tabii...
Durmayın, aman ha durmayın...

22 Mart 2010 Pazartesi

LET THE SUNSHINE IN...

Keyfim yerinde benim.
Bütün bencilliklerin,
bütün yalanların,
bütün yanlışların
ve
bütün doğruların
varlığına rağmen...

Bahar geldi,
bana da geldi.
Çok iyi geldi.

Dün yüzüme değdi güneş,
içimi de dışımı da ısıttı.
Yumuşacık, ışıl ışıl.

Sonra yüzüme değdi güneş,
Başkası için de toplattı kendini.

Yok etmeden yok sayıp,
Vazgeçmeden yok olmak gerekmiş bazen.

İzin vermeyince insan, bilemezmiş ne getirecek gün.

Teşekkür etmek gerek,
gören göze, hisseden ruha, paylaşılan nefese.

Özür dilemek gerek.
bilmeyenden, bilmediğinden ötürü.

Neyse çok gevelemeden lafın sonunu getirmek gerek.

Benim keyfim yerinde.
Diyeceğim o ki;
valla bana uyar....

10 Mart 2010 Çarşamba

KAİDE

Şu "istisnalar kaideyi bozmaz" lafı yok mu, onu diyeni bir kaşık suda boğasım geliyor gerçekten.
Ulan, arada başka bir durum oluyorsa nasıl kaide olacak o.

Çok iyi bir insansın,
çok fedakarsın,
çok düşüncelisin,
etrafındaki herkesi seversin,
ihtiyacı olana koşarsın,
bilgini paylaşırsın,
ürünü evrene adarsın...

Söz verir ama tutmazsın.
Gecenin köründe telefonu açar ama konuşmak istemezsin.
Karın çalışır, sen yatarsın.
Karın çalışır, sen yersin.
İnsanın emeğini bir çırpıda silersin.
Sevgiyi yerle bir edersin.

İstisna kardeşim bozar bal gibi kaideyi.
O zaman sen sandığın hiçbir şey değilsin.
Diyeceğim yok, gün gelir bencillik de edersin, birden fazla edersin,
ama
kardeşim etkilerini durdurmayı bileceksin.
Yoksa o laf ancak avuntu sana, kendini kandırmak için başka bir araç sadece.

9 Mart 2010 Salı

HANGİ ...

Bir tarafta topraktan ölmüş insanlar,
bir tarafta yüzsüzler.
Bir tarafta açlar
bir tarafta doymak bilmeyenler.

Alın ulan, alın.
Doymasın gözleriniz,
Çıkartmasın içinizdeki nefreti, bencilliği hiçkimse.
Köleniz olsun, sevgiye boğsun, yine de yetmesin size.

Alın ulan, alın.
Götüreceksiniz hepsini gittiğinizi bilmediğiniz yere.
Ruh bozumu bu.
Bu ne çökmüş
Bu ne dengesiz
bu ne saygısız yaşam.
Yaşam mı ulan bu.

Ne oldu aldın o kadar.
Ne oldu ezdin geçtin etrafındaki herkesi.
Saygısızlığınla
kendini bu kadar bir bok sanmakla
ne kazandın ulan bugüne kadar.
Hangi bilgi, hangi sevgi, hangi yaşam.

Seni severdi eşyaların bile
ama
onları kullanmayı da bilemedin, insan!

5 Mart 2010 Cuma

KEYİF

Kaçak keyifler...
Ofis patlatması...

Gönül zenginliği cebe vursa.
O zaman hiç durmadan içerdik.
Ben içerdim, seviyorum içkiyi.
Yeşilaycı değil dolunaycıyım ben.

Hep dolun olsa ay, doldursak bedeni alkolle, aklı fikirle...
Kulağımızda tatlı müzikler, deniz sesine karışsa.
Su olmadan olmaz.
Su; bizi bize döndürecek olan.

Önümüzden eksik olmasa;
Şarap, bira...
Rakıya geçsek,
muhabbetin dibine vursak.
Dünyayı batırsak, çıkarsak.
Düşünceyi evrene yaysak,
kendimize pay çıkarsak.

Bıraksak kendimizi.
sarhoş kafamız suya değerken,
kollarımızı açsak da su olsak gök olurken...

KEŞİF

İnsanlar var, gerçekten şaşırtıyorlar beni.
Hep yeni yeni kutular. Tam işte budur, bu kutudan bu çıkar diyorsun ki, hayır altında o zamana kadar göremediğin başka hediyeler var.
Değişim mi çok hızlı oluyor, biz mi çok hızlı yaşıyoruz da keşfetmeye vakit bulamıyoruz bilmiyorum.
Ama kuşkusuz daha ağırdan almak isterim.
Gömülmeden
bizleri yok eden gerçeklere yenilmeden
birbirimizi tanımaya vaktimiz olsun.
Bu kadar aynı olup, bu kadar farklı olmamız muhteşem.
Görmek için çaba sarf etsek.

Bitirilecek birşey değil ya bu, onu da bir bilsek.
Bıraksak bu işleri.
Daha sakin, yavaş yavaş, sindire sindire...

Kuşkusuz tanımak isterim herkesi, herşeyi.
Kendimden çıkıp tanımak isterim.
Fırsat versek...
Fırsat bulsak...

Her kafadan başka ses çıkar,
Hepsini duysak...
Keşfetsek!
yeniden...

4 Mart 2010 Perşembe

OH BE

Her ne kadar tam olarak hatırlayamasam da az önce söylediğim ve şu anda yazamayacağım cümle ile bu mevzuyu kapattım.
Ama bilen bilir, yine de kesin konuşmaktan pek hazzetmem.
Kendimin aşık halinden bile sıkıldım zaten.
Orjinalimde hiç ağzı yapışamayan bir insan olarak, nasıl bu kadar serzenişte bulunduğuma ben bile anlam veremiyorum.

Serzenişle benlik keşfi.

Ben yaptım. evet ben yaptım.

yatmam lazım bi zahmet.
Ruh uykudan uyandı bedenin dinlenmeye ihtiyacı var.

Mustang Sally.... Ne dans ettik be kardeşim zamanında.
Ben yaptım. evet ben yaptım. Yalnız yapmadım ama....
Dost bildiklerim hala dost neyseki... Yine olsun yine yaparız ohhh...

Gidin, bulun dinleyin Jonny Lang, ne biçim bir adam kardeşim yaa. Uzundur dinlemiyordum, gaza geldim yine, blues tepindi içimde.

Neyse yeter gevelediğim. yatıyorum. Bu da işkence. Dışı boş, içi dolu...

UYKU

kanarsın.
Eminsin.

Uyanış var.
Fark etmek.

Yabancıyım, mışım.
Kandım kendime.
Şimdi kanıyorum.
Acı çıkacak, hasta oluyorum.
Gözlerim kısıldı, yanıyor.
İçim de yanıyor ya, dışa vuruyor.